25 Aralık 2012 Salı

halbuki bilincaltimiz biraz ayarli olsa ne guzel olur. cok uzaklarda kalmis bir yasami getirip koymasa gozumuzun onune. cok uzakta kalmis, eskimis, burusmus ve artik guzel bile olmayan hayalleri hatirlatip da, sonsuz simdi'mizden calmasa. silsek yuzlerini hafizamizdan. guluslerini de. her seylerini de. oldursek o aklimizin en arka odalarindaki hayaletlerini. bir hayalet gordum cunku ben dusumde. konustu benimle, uzgundu, sabahin korunde sarhostu ve sanirim biraz da cildirmisti. haline cok uzuldum. ona yardim etmek istedim. pesinden gittim; bulamadim onu. sonra yeni sabaha uyandim. unuttum ruyami. uyandigimin aksamustu, gereksiz bir isle ugrasirken birden hatirladim.

20 Aralık 2012 Perşembe

"birden hatırladık seninle buluşamadığımız günleri"

13 Aralık 2012 Perşembe

[ed. n.]: "Butimar bir kuştur, deniz kıyısına çöker, denizin bir gün kuruyacağını düşünür, bu tasa yüzünden de su içmez hiç."

9 Kasım 2012 Cuma

"sen aslında hazine gibisin, ama seni bulmak çok zor. toprağın altındasın, insanlar üzerine basıp geçiyor."

22 Ekim 2012 Pazartesi

and the winner is-

"her şey" vs "her zaman"

5 Ekim 2012 Cuma

mutluluklar vesaire


üzüldüğümüzde hatırlamak için biriktirdiğimiz şeyler. dedi içinden onu düşünerek. üzgündü çünkü yirmi iki yaşındaydı ve sanıyordu ki içi ölmüştü. ablası daha bugün evlenmişti ve herkes ona sırtını dönmüştü. herkes zaten birbirine sırtını dönmüştü. gözleri doldu. kendisi ve bir kaç kişi için, tutunacak şeyler bazen ne kadar da.. yoktu. önceki gece, ezginin günlüğü'nden "seni düşünmek güzel şey"i dinleyerek ağlamak istemişti. ama gözleri şişmesindi. şimdiyse, midesi bulanır, kendini terk edilmiş ve her zamankinden küçük hissederken -dahası, içten içe de büyüklenirken; gözleri doluyor ama ağlayamıyordu. şimdi, birinin ona söylediği güzel şeyleri düşünmeye çalışıyordu. (ne demişti hani o gün?) son zamanlarda bunu sık yapmaya başlamıştı. risk alıyordu: akrabalarına garip bir içgüdüyle şimdiye kadar hiç güvenmemesine karşın onlara sırlarını vermeye başlaması gibi. onların önemini anlayamayacağı, ufak ama aslında kocaman sırlar. (bıçak darbeleri gibi, gerçekte görünürdekinden çok daha derin yaralar.) yalnızlıktandı bu; bazen herkes gibi konuşmaya ihtiyaç duyuyordu. risk alıyordu: özlemeye başlamıştı ve bu çok vakit alıyordu. onunla oturup konuşmayı özlüyordu mesela. onunla tavla oynayıp her zamanki gibi yenilmeyi, bir bankta sessizce oturup sigara içmeyi, ona sarılmayı özlüyordu. onunla hiç yapmadığı şeyleri özlüyordu. bu da mı yalnızlıktandı? nasıl bilinirdi? onu etrafında insanlar varken de özlüyordu. ama insanlara da ihtiyacı vardı, bunu biliyordu. çok canını yaksalar bile onları bırakamazdı. yaşamak için bu somutluğu duyması gerekliydi. insanlar elini sıkıp "darısı başına" demeliydi ve o dışından utanmış gülümsemesiyle gülümserken içi cız etmeliydi. sonumuz mu geldi? işte yine öteki olmayı bile beceremeyen bir ötekiydi.

cümleleri kopuk kopuk ve ne dediği belli değildi. bu da burda bitsindi..

                                                                                              17.06.2012 | 03:29

19 Eylül 2012 Çarşamba

sonra kafamın içinde between the bars'ın çalmaya başladığı bi an geldi ve gülümsedim.

28 Ağustos 2012 Salı

en kötü özelliğim de şu; kendimi kötülediğimde, başta bana inanmazsın (ya da belki inanmamış gibi yaparsın, bilmem) ama sonra öyle ısrarla devam ederim ki buna, sana öyle bakiştebuyüzden'ler bulup getiririm ki, sen de susarsın sonunda. işte orası çok korkunç bir yer bence.

bir de, bugün buraya bildiğin güzel şeyler yazacaktım nerdeyse. çok yakındı,  iy ki acele etmemişim!

26 Ağustos 2012 Pazar

korkum; ben anlatırken gözlerini uzaklara kaçırmandır. ve ben tam devamını getirecekken lafımın, sözüm bitti sanmandır.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

geriye ölü bir adamdan kara mizah öğrenmek kaldı bir tek.

23 Ağustos 2012 Perşembe


seni tanımaya başladığımdan beri
günlerin bir en güzel kısmı var
kalkıyorum
aydınlıklar içinde bir yerlere gidiyorum
her gün sevimsiz aydınlıklar içinde
hep acele ediyorum
sonra azalıyor gün, tam bitti bitecek
ben gelip seni buluyorum
loş ışıklarda seni öpüyorum
hiç acelem yok
gün bitiyor
sesin: yarı-hatırladığım bir rüya
beni çağırıp duruyor

oyunumuz basit
zamanı bir de dünyanın bütün uzaklıklarını yok say
seni tanımaya başladığımdan beri
günlerin bir en güzel kısmı var

16 Ağustos 2012 Perşembe

iç seslerin kontrol dışı çatışması ve en sonunda uzlaşma değil de zaruri bi rahatlama: evet, böyle düşündüm, böyle dedim ve tam da böyle hissettim,
ne var?

10 Ağustos 2012 Cuma

huf


şu an tek istediğim bir an önce yarın sabah olması ve çoğu sabah olduğu gibi hastaneye girmeden önce bir sigara yakmak. ve yarın nöbetçi olduğuma göre seni düşünmeye pek vaktim olmaz. böylece içimde birikenleri biraz dışarı atabilmek için türlü saçmalıklar yapmam. böyle şeyler yazmam. sabah olur, sigara yakarım.

ne düşünüyordum ben de bilmiyorum. bilsem söyleyeceğim. bir şeyler yanlış gidiyor, bunu yazdığına göre sen de farkındasın. bir şey oldu çünkü. bir şeyler yerli yerine oturmadı. bir şeyler taştı, bir şeyler azaldı. sen de farkındasın hissettiklerimin. iki gündür aklımda senden başka bir şey yok. abarttığımı düşünüyorsun değil mi? herkesi durdurup ne yapmalıyım diye sormak istiyorum iki gündür. çünkü ilk defa tehlikelisin benim için. ilk defa kaçmak istiyorum senden. çünkü yanına gelemiyorum. çünkü yanıma gelmiyorsun.

neden büyük laflar ettin? büyük lafları sevmediğimi biliyordun üstelik, buna rağmen göreceksin prenses dedin. (belki de tam olarak öyle demedin.) neden o gün, aşık olmaktan bahsettin? hatırlıyor musun? neden güzel olduğumu söyledin örneğin? neden, neden bir şekilde hep yanımda olacağını söyledin? olamazsın, her zaman hissettiremezsin kendini. varlığın varsa, yalnızlığın da vardır, yani, sebep olduğun yalnızlık. X. yalnızlığı, ama şeyda'nın. şeyda'nın X. yalnızlığı. (sen birden karşıma oturup tavla oynamaya başladığımızda olduğun gibi: X.) ne yapacağız şimdi? sana bunları nasıl söylerim? bana haksızlık yaptığını düşündüğümü nasıl söylerim? sen her şeyi, hep bildin. bense söyleyeceğin her şeye hazırlıklıydım her gün. (bu hariçmiş.) bazen birden karşıma çıktığını hayal ediyordum. akşam eve dönüyorum, acil kapısından dalgın dalgın çıkmışım da sen bekliyorsun orada. gözlerin parlıyor, sonra benimkiler de dalgınlığı bırakıp parlamaya başlıyorlar. ne arıyorsun, nasıl buldun, nerden geldin belli değil. elinle koymuş gibi buluyorsun beni. ya da ben giderken şeyda! diye sesleniyorsun arkamdan. sesin tanıdık geliyor ama çıkaramıyorum. (gülüşünü de unuttum şu sıralar.) arkamı dönüp bakınca.. sensin. ağzımı açıp bakıyorum. sonra bir şey demeden, diyemeden, sarılıyorum. kimse umrumda değil, burası artık yeni bir dünya, senli bir dünya, ve bu yeni dünyada ben henüz tedbirsizim, koşup sarılıyorum.

yani ben seni en fazla buraya kadar tanıyabileceğim, öyle mi? ötesini hiç bilemeyeceğim. (şarkıda solving every mistery, i want to know your history diyordu hani.) bazı akşamlar, hastaneden çıkıp eve dönerken, yine böyle aptal senaryolar kurup sonrasında utanacağım. utanacağım, çünkü bilsen hayal kırıklığına uğrardın. ucuz senaryolar albayım!

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Ben sana bakiyorum; fakat, donulmez bir yola girdik artik. "Ucuz hayallerin anlatimi da ucuz oluyor," dedi. Kendini kotule bakalim. Buradan bir yere gidilmez. (Biliyoruz.) "Dusunurken ucuz gelmiyor; kelimelerle dusunulmuyor cunku resimlerle dusunuluyor. Sonra, resimlerin de ucuz kaynaklardan alindigi anlasiliyor."

7 Ağustos 2012 Salı

küçül şeyda küçül.

31 Temmuz 2012 Salı

bu şarkılar bu kadar güzel olmasaydı, başka biri olurdum, dedim. 'para' çalıyordu. aslında her şekilde, başka biri olurdum, her farklı küçük olasılıkta. dinlemediğim her üzgün şarkıda ve bana söylemediğin her sözde, seni tanımadığım her günde. başka biri olmak için sonsuz tane olasılık varken, sonsuz olasılığın diğer sonsuz tanesi değil de bu oldum, merhaba. kader kavramı da burdan besleniyor olsa gerek; ve böyle bakınca, saçma gelmiyor aslında. her şey olup bittikten sonra başlıyordur kader denen şey belki. insanlar başka neler olabilirdi diye düşünüp çıldırmasın diye, bir küçük avuntu. çaresizliğin sonundaki kabulleniş anı gibi. canını da yaksa, seni kurtaracak güzellikteki şarkılar gibi.

24 Temmuz 2012 Salı

bazen herkes tek yaptığının kuyruğunu dik tutmak olduğunu bilir, ama senin yine de kuyruğunu dik tutman gerekiyodur.

24 Haziran 2012 Pazar

bazı anlar vardır. geldiğinde, onu hemen tanırsın. aslında biraz heyecan vericidir, çünkü hemen bir karar vermen gerek.. hafifçe gülümseyip hayatına aynı şekilde devam edebilirsin -az sonra unutacağın küçük bir vazgeçmişlik hissiyle. sağlam kabuğun seni herkesten korur, ona güvenirsin. ya da başka bir şey yaparsın o an. risk alır ve anlatmaya başlarsın. hiç susmadan, virgül bile koymadan anlatırsın. cümlelerin kesik kesik değildir her zamankinin aksine; çünkü susarsan, şüpheye düşeceğini bilirsin. kendine zamanın birinde söz vermişsindir. bir daha asla böylesine açılmayacağım kimseye demişsindir. kimsenin karşısında savunmasız kalmayacağım. oysa kimsenin seni olduğun gibi görmemesi bazen her şeyden daha acı vericidir. sonrasında pişmanlık gelecek olsa bile.

sırrımı bilince, sınırımı görmüş oldun. belki biraz hayal kırıklığı oldum. çünkü yaşadığı travmaların ötesine geçemez insan. geçerse de kendisi olmayarak geçer. biliyorsun değil mi? uzaktan bakmak zordur onlara. üstelik şimdi bilmediğim görünmez bağlarla bağlıyım sana. canımı acıtmak için yeterince şey biliyorsun çünkü artık, sevdiğim tüm insanlar gibi.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

bazen o kadar çok üzülüyorum ki sanki çok hasta olacakmışım gibi geliyor. hatta bunun rüyalarıma girdiği zamanlar bile oluyor. sedyedeyim, gidiyoruz, canım acıyor, kafam acıyor, ortada felaket bir durum olduğunu anlıyorum. belli ki öleceğim yani.. sanki bütün olan bitenin büyük bir rahatlama anı gibi. boşa harcanmış ve boşa harcanacağı kesin bir ömrün sonuna gelmek, ve bir oh çekmek gibi.

bir insan, bir hayatla ne yapmalı; bilmiyorum.. şimdi ölmek istemem yine de, bunu biliyorum. daha yirmi ikisine gelmeden kırk beş yaşında bir kadın gibi hissetse bile, ölmek istemez çünkü kimse. bir bitki gibi bile olsa yaşamak ister. zaten bir bitki bile yaşamak ister. işte öyle isteyeceğim yaşamayı ben de.

21 Nisan 2012 Cumartesi

beni dinlersen üsküdar'a gitme
ibrahim'i görme şiir yazma
şu herkesin bildiği düzlük
bu deli alacası çayır
ardıç kuşu türkülü sokak
senin için değil. 
sen yoksun
çevrende kimseler yok
zengin de olsan
yoksulluğun gitmez.

30 Mart 2012 Cuma

herkesin düşüncelerini toparlayamadığı zamanlar vardır. benimkilerse, nadiren bir düzene giriyor. dokuz on yaşındayken, her gece gözlerimi kapattığımda gördüğüm o karışık ip yumağına benziyor düşüncelerim. tam çözüldü derken tekrar karışan hani. sonra tekrar çözülmüş gibi gözüken ve bu hep böyle sürüp giden. keşke diyorum bazenleri, dumbledore'un düşünseli gibi bir şeyim olsaydı. içlerinden tek bir kelime bile yakalayamadığım şeyleri cümlelere dökebilmek için uğraşmazdım bu kadar. kesik kesik anlatmaz ve kimseyi sıkmazdım. -gör işte, bunları yaşadım ve bu kadar azaldım.

11 Şubat 2012 Cumartesi

"deep into my sleeve
deep in my sleeves
pockets start where I always reach
you are there
oh I never knew you from the sun

never, never knew you from the sun"

7 Şubat 2012 Salı

o gittikten bikac gun, belki bikac hafta sonra, bi aksam eve donerken, otobuste camdan disariyi izlerken calmisti bu sarki ve ben herkesi unutup aglamistim.. neden bilmiyorum, ne zaman zulfu livaneli'den nefesim nefesine'yi dinlesem, ben dedemi cok ozluyorum.

29 Ocak 2012 Pazar

pıt

"kimsesiz değil, insansız"

22 Ocak 2012 Pazar

19 Ocak 2012 Perşembe

yetişirim

dağınık bi kafa, daha da dağınık oda, sandalyelerin üstünde tower bloxx gibi eşyalar, anne söylenmesi, 21 yaşında bi çocuk olduğum hissi, her yerde kitaplar, hiç okunmamış ve defalarca okunmuş kitaplar, saate bakmadığım geçmiş zamanlar, ama kırmızı ışıkta beklerken değişen sayılar ve değişen arkadaşlar, önümde bi buçuk yıllık bi sinir harbi -ki sağlam çıkılması gerekli, sorular, suskunluklar, artık bazen sırf o huzursuz sessizlik korkusundan konuşmaklar,  sonra kaç zamandır durup durup 8999.25 kilometre uzaklar ve hala ben miyim derken ben, hala ben işte..

24 Kasım 2011 Perşembe

bütün günler birbirinin aynı. hepsi bir "günaydın"la başlayıp "iyi geceler"le bitiyor. samimiyetsiz, görev icabı kelimeler. bulutlu yüzlere yakışmayan küçük dilekler. birazdan yeni bir gün olacak. banyonun kapısı birkaç kez açılıp kapanıyor. sonra ışıklar teker teker sönüyor. ve o karanlıkta, birileri aynı anda fakat birbirinden habersiz, mutluluğun nasıl bir şey olduğunu anımsamaya çalışırken, rüyasız bir uykuya dalıyor.

iyi geceler.
doğanın bana verdiği bu ödülden
çıldırıp yitmemek için
iki insan gibi kaldım
birbiriyle konuşan iki insan

16 Kasım 2011 Çarşamba

"bu yokluk günlerinde
emin oldun sevdiğine
ama sahip olamadın

bu yokluk günlerinde
ikinci sinir harbinde
mağlup oldun
vatan sağolsun"

18 Ekim 2011 Salı

"And my doctor says I'll be all right
The doctor says I'll be all right
Well, the doctor says I'll be all right
But I'm feeling blue"


8 Ekim 2011 Cumartesi


Günler öylece kendi kendine geçsin diye
Bir camın arkasında durdum
Bana dokunmasın hiçbir şey
Hiçbir şey yarama merhem olmasın
İyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
Bir camın arkasında durup
Akan hayata ve zamana baktım.

Bilirdim, biliyordum, biliyorum,
Bittiğinde, geçtiğinde,
Azaldığında sızı, iyileştiğimde,
O saman tadıyla karıştığında;
Her şey daha acı olacak.

6 Ekim 2011 Perşembe

cok yalnizim blogcum, hem cok hastayim hem de cok yalnizim..

5 Ekim 2011 Çarşamba

harcanık

onu gördüm, uzaktaydı. aslında bi yerde otururken etrafa bakan biri bile değilim, arkama dönüp bakmışım nedense öyle, onu gördüm. benzetmiş olmayı istedim. durdu, çantasına elindeki notları tıkıştırıyordu. neden orda olduğunu anlamadım, evine tersti, bi yere mi gidiyordu? tramvay geldi. onunla aramda durdu. acaba gelecek mi diye düşündüm, birazdan arkadaşımın doğum gününü filan kutlayacaktık, tek bi kişi için ortamdaki samimi olmadığın diğer bütün insanlara karşı iyi olma çabası.. aslında onunla da samimi sayılmayız ama o ne yaparsa yapsın ona karşı iyi olmak beni yormuyor. yorucu olan sadece bu düşünce, sanırım. kalktım, sigaramı söndürdüm. tramvay hareket ediyordu, içeri girene kadar, yani yaklaşık on adımdan bahsediyoruz, dört defa arkama dönüp baktım.. yoktu, gitmişti, dikkatsizdim ya da sadece benzetmiştim..

yaptığım hiçbi şeyin bi anlamı yok aslında kimse için, bulunduğum yerler, kalpler, ne biliyim işte, en yakın arkadaşımın doğum günü, ya da onun canı sıkkınken sarılmam hani.. hangisi gerçekten özel, hangisi vazgeçilemez ve hiç unutulmayacak? belki şu an biraz acımasız olabilirim, kalbim kırıkken huyumdur abartıyorumdur, bilmiyorum belki yarın böyle hissetmeyeceğim.. ama bugün bunu düşündüm: hayatında vazgeçemeyeceğin tek bi kişi olabilir, ona da aşıksındır. birilerinin hayatında hep geri kalanlardansan eğer, teferruatsındır. daha kötüsü, insanları sevmek için binbir takla atarken vazgeçemeyeceğin kimse yoksa hayatında, harcanmışsındır..

12 Eylül 2011 Pazartesi

senede bir gün

bu ara ne çok zeki müren dinliyorum. üzülmek için bugünden daha güzel bir gün var mı? iki aynı hediyeyi almak beni çok fazla güldürebilirdi, eskiden olsa. yani böyle, böyle olmasa. hala hayatımda hiç rakı içmedim. -ha bi' keresinde babamınkinden-

5 Eylül 2011 Pazartesi

.
Ama herkes ki kendisi olsun 
Sonra herkes kendisi olsun 
Bir gün herkes kendisi olsun

.

21 Ağustos 2011 Pazar

pretend that you owe me nothing, and all the world is green. we can bring back the old days again, when all the world is green.


 "Yeah. I know what you mean about wishing somebody wasn't there though, It‘s just, usually, it‘s myself that I wish I could get away from. Seriously, think about this. I have never been anywhere that I haven't been. I've never had a kiss when I wasn't one of the kissers. You know, I've never, um, gone to the movies, when I wasn't there in the audience. I've never been out bowling, if I wasn't there, making some stupid joke. That's why so many people hate themselves. Seriously. It’s just they are sick to death of being around themselves. Let‘s say that you and I were together all the time, then you'd start to hate a lot of my mannerisms. The way...the way every time that we would have people over...I'd be insecure, and I'd get a little too drunk. Or...the way I tell the same stupid pseudo-intellectual story again, and again. Y'see, I've heard all those stories...So of course I'm sick of myself."
okul başladı. hatta dönemin ilk sınavını cuma günü verdim ve ardından bütün haftasonum bir kez daha odamda "insanın sosyal bir varlık olduğunu" reddetmekle geçti. iki günde toplam 23 saat kadar uyudum, zorunda kalmadıkça popomu sandalyeden ayırmak konusunda çaba göstermedim, gerekli gereksiz bir sürü şey izledim. before sunrise'ı ilk izlediğim günü düşündüm ve o zamanlar filmin bana kimi, neyi çağrıştırdığını. sonunda leyla ile mecnun'a bulaştım, ki bırakamayacağım sanırım; türk dizilerine istisnasız antipatim olsa da yönetmeninin onur ünlü olduğunu da görünce dayanamadım artık. iyi de yaptım.

çok garip günler geçiriyorum. bir şeylere hakim olmaya çalışıyorum. aklıma, hayatıma, ve ona yapacaklarıma. bazen olamıyorum. bazen artık dayanamıyor ve şeyda'ya göre olmayan şeyler yapıyorum. buna eskiden sadece kötü bir şey olarak bakardım. çünkü ben kimsem oydum işte, o olmalıydım, ayaklarım yere basmalıydı. evet, çok sıkıcı di mi? ama işte bu tam da bendim. ama artık, pek emin değilim. sınırlarımı ben zorlamazsam, ya da kimseyi cıvarına yaklaştırmazsam; nasıl bilebilirim ki, nerde başlayıp nerde bitiyorum? ve nasıl büyüyebilirim ki?

aslında bir kırılma noktası bekliyordum ya ne zamandır. sanırım o oldu.. azaldım. ve bunu kabullendim. tek başımayım, uzun zamandır öyleydim. şimdi biraz cesur olma vakti.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

hiç kişilik yalnızlık

günlerdir -sayısını sahiden kestiremiyorum- odamdan çıkmamam üzerine annemin söylediği gibi tembel miyim; yoksa bu hissettiklerimin herhangi diğer bir norma sığdırılabilitesi var mı, merak ediyorum. bir şeylere başlamadan daha, bir şeylerin sonunda gibiyim çoktan. söyleyeceklerimi çoktan söylemiş gibiyim, hiç konuşmadan daha. içinde olduğum hayat, başımı döndürüyor ve ben ona yetişemiyorum. hislerim kayboluyor, sesimi duyamıyorum, kendi sesimi.. bu şekilde yaşamamak için her şeyi yapabilirim. günlerce odamda kalır, kirli tabaklarımı üstüste dizer ve kendimi unutana dek film izleyebilirim.

yalnız olmayı beceremiyorum. komik bulmam gereken bi şey gördüm internette bugün, ama hayır o trajik bendim, penceremin dışından, eskişehir'in ve bu aptal gezegenin dışından kendime baktım, ve yapacak hiçbir şeyim yoktu, ve gidecek hiçbir kimsem. insan kendini ancak bi başkasının aynasından gördüğünde tanırmış gerçekten, bunu nerde duyduğumu hatırlamıyorum.. sevdiğim herkesi kaybettim ve tekrar sevebileceğimi sanmıyorum.

ayıp değil ya, çok mutsuzum ve eskiden olmayı hayal ettiğim kızı özlüyorum, onun hayalini neyle, nasıl değişebildim bilmiyorum.. kendim düştüm ama sanırım ağlıyorum, ayıpsa ayıp hakim bey..

10 Temmuz 2011 Pazar

"kendimi kandırmaktansa yalnız kalırım." evet, bu, yıllar boyuca hep benim kendime tekrarlayıp durduğum bi şeydi.. aslında uzun süre önceydi, o zamanlar biraz saplantılıydım, yalnız kalarak kendimi temize çıkarmak gibi bi şeye inanıyordum, eğer yalnız olmazsam, onlara benzeyecektim. yalancı olacaktım, sahtekar.. çünkü bu ilişkileri başka türlü yürütemezsin. herkes içten pazarlıklıdır ve herkes çıkarını düşünür. tutarsızlaşacaktım.. bi şeylerin farkında olmamayı dilerdim aslında, o zaman çok daha kolay olurdu yaşamak, o zaman hayat akar ve ben de kendimi bırakırdım, belki mutlu olurdum, huzurlu. ama yalan söylemek istemedim.. kendime ya da bi başkasına.

hayatı hala acı dolu hatıralardan ve kederden ibaret görüyor muyum, bilmiyorum. yalnızlıktan kimse ölmez, bunu biliyorum.. ne kadar acı çeksen de yalnızlık seni öldürmez. ama birine güvenirsen, ve hata yaparsan bu seni öldürebilir. birini tanır ve hayalkırıklığına uğrarsan, bu senin sonun olabilir.

ciddiye alma en iyisi.. ya da al ama buraya böyle şeyler yazmam biraz saçmaladığıma işaret ediyor sanırım. bunu yapmayı özlemişim biraz. düşünmeden yazmayı.. aslında uzun süredir düşünerek ya da düşünmeyerek, yazmıyorum. yani, gerçekten yazmıyorum, önemseyerek.. ama bir zaman gelir ve içini dökmen gerekir. hepimiz birer çöp bidonuyuz ve taşıyabileceğimiz pislikler sınırlı çünkü.. içimi dökmeyi çok erteledim.. yalnızım, yalnızlıktan kimse ölmez diyorum ya bazen de çoktan ölmüş gibi hissediyorum. ne yaptığımı bilmiyorum. eskiden kendimi bulamaz gibi olduğumda, hayatımdaki insanlara bakardım, en uzun süredir tanıdıklarımdan başlardım, onları düşünür ve kendimi hatırlardım.. hala oyum işte kaybolmadım derdim.. şimdi eskiden beri sevdiğim filmleri açıp izliyorum, sevdiğim sahnelerini. böyle arıyorum kendimi..

kendime hiç acımadım. ama kendimi zavallı bulmuyor olmam hayatım için üzülemeyeceğim anlamına gelmez di mi? üzülüyorum. hani bize kabul ettirilmeye çalışılan şeyler var ya; hayattaki zorunluluklar, statüler, daha iyi olma çabası, kusursuz olma çabası yani.. beni ilgilendirmiyor, hiç ilgilendirmiyor aslında. tanıdığım herkes bi yerlere koşturuyor. genellikle ben de.. sonunda daha mutlu olacaklarını düşünüyorlar, öyle hırsla yapıyorlar ki bunu. ama ben, olduğum gibi olmak istiyorum.. ben neye, nasıl evrileceğimi hesaplamak değil de yaşamak istiyorum.. hatalarımı gizlememek istiyorum.. ya da yalnız hissettiğimi, ya da bazen çoktan ölmüş gibi hissettiğimi.. ama gizlemem gerekiyor. hayatımda birileri olmasa da olur, peki. sevdiğim filmlerle bi yere kadar götürebilirim.. ama biliyor musun sevmeden yaşamak çok zor, ve sevildiğini bilmeden, bu taşa takılıp düştüm bi kez ve artık çok zor sadece..

3 Temmuz 2011 Pazar

senden önce senden sonra

bazı insanlar var, muhtemelen hayatımda bir daha hiç görmeyeceğim.
ama ben onları hiç unutmayacağım; ve sanırım bunu hiç bilmediler.
günlerden pazar, düşünüyorum da hayat biraz garip.

30 Nisan 2011 Cumartesi

sabah olmuştu. üstümde senin kocaman sweatshirt'ün vardı.
karşımdaki koltukta uyuyordun. seni izliyordum ben.
kocaman bi çocuktun işte; ne güzel uyuyordun.
uyanırsan diye arada bi gözlerimi halıya kaydırıyordum..
sonra, bi anda gözlerini açtın.
kalbim bikaç saniyeliğine durdu.
.
.
cam açıktı, perdeler hala kıpırdıyordu.
sen görmedin bile sana baktığımı; fark etmedin.
koltuğa biraz daha yerleşip uyumaya devam ettin.
bense o kadar korktum ki.
kaçıp mutfağa koca bi bardak su içtim.

*would he let me borrow his wool winter coat?*

17 Nisan 2011 Pazar

aklımdaki şey şu: "kalbi kırık herkesin saçmalamaya hakkı vardır"; ama bir başkasının kalbini kırmadan.

5 Nisan 2011 Salı

what is the holdup?

sabah saat erken, mutfaktaki koltuğa oturmuş, su içiyorsun. sabah sabah aç karna su içilir mi, bilmem, dün gece çok içmişsindir belki ve baskılanan antidiüretik hormonun yüzündendir. çıt yok, mutfakta oturmuşsun öyle, yere bakıyorsun. ev sigara kokmuyor, tabii, sen sigara içmezsin ki. belki sarhoşken, en fazla bir tane. sonra evde gezinerek dişlerini fırçalıyor, üstüne bir gömlek geçirip çıkıyorsun derse yetişmek için. kahvaltı alışkanlığın yok, ilk ders arasında kantinden aldığın çay ve poğaça ile karnını doyuracaksın. okula doğru yürüyorsun. elindeki defteri sallıyorsun yürürken. müzik dinliyorsun belki, bilmiyorum. bir keresinde kapının önünde birilerini bekliyordum, kafamı kaldırdığımda seni gördüm, o gün müzik dinleyerek geliyordun. beni fark etmeyeceksin sanmıştım, ama fark ettin ve kulaklıklarını çıkarıp gülümseyerek yanıma geldin. evet biraz sevinmiştim. o zamanlar seninle ilgili pek fikrim yoktu. aslında vardı - belki de mutfağındaki koltukla ilgili fikrim yoktu, ve orda tek başına sessizce oturuşunla. her neyse. amfiye girip, her zaman olduğu gibi onun yanına oturuyorsun. beni görmüyorsun. çünkü sahiden yokum, eheh, derse son dakikada yetişeceğim, her zaman olduğu gibi. gözlerim seni bulduktan sonra yerime geçip, kimseye çaktırmadan biraz seni izleyeceğim. sonra belki, biraz anlamsız gülümseyeceğim önümdeki nota bakarken ve hatta bu yüzden feci dalga geçileceğim.

sonra.. kafamın içinde bir şarkı çalmaya başlayacak, yine.
If I'm catching your eye
It was an accident
If I looked at you strange
It
's not what I meant

22 Şubat 2011 Salı

merhaba yirmiikişubatsalı.

benim artık günlerden haberim yok, utanmasam ayları da karıştıracağım.. bunu tam olarak bugün fark ettim, çünkü bu arada çok değer verdiğim birinin doğum gününü kaçırmışım; üstelik, bunu bana o söyleyene kadar fark bile etmedim, yani ben söz konusu 19 şubat'ı orijin alırsam eğer, üç gündür -nah üç gündür- şuursuzca zıplıyorum, takvimde bir günden diğerine, şuursuzca uyanıyorum ama hangi güne uyandığımın hiçbir önemi yok, sadece yaşıyorum; hatırlanmaya değmeyecek günlerimin sayılara ya da isimlere ihtiyacı yok.. ah, ama varmış işte bak; küçük günlerimin kaçırılması üzücü olacak anlamları varmış bazen.

hahah, bu arada izolasyon sistemim hiç bu kadar gelişmemişti. algılarımı hiç bu kadar kapatmamıştım bir şeylerin üstesinden gelmek için. artık kendimi bulmaya çalışırken ben, günlerim kayboluyorlar. sayamıyorum.

9 Ocak 2011 Pazar

nasıl buna dönüştüm ben? nasıl bu kadar güçsüz oldum?

kimlere izin verdim beni değiştirmeleri için?

nasıl başarabildiler beni bir korkak yapmayı?

hayat kocaman bir maceraydı, yaşanacak çok şey vardı.. ne yaptım hayatıma?

ne zaman terk ettim kendimi?

ilk ne zaman bittim?

26 Kasım 2010 Cuma

Stéphanie: Why me?
Stephane: Because everyone else is boring. And because you are different. You don't like me, Stèphanie.

10 Kasım 2010 Çarşamba

meraba. bugün canım sıkılmıyor buraya yazarken, düşünecek çok şeyim var. ama canım sıkkın. sigarayı o kadar abarttım ki, kronik öksürük sahibiyim bir süredir. şu an penny sparkle'ı dinliyorum son iki gündür yaptığım gibi; yok, iyi geldiğinden değil, hissettirdiğinden. my sister says no more calling you / it's out of my hand, no more missing you..

hafızasız olmalı insan. vaktim yokken, yorgunluktan geberirken, bişeyler için uğraşırken iyiyim ben. anımsayacak vaktim olmadıkça iyiyim, kendimi bile şaşırtacak kadar. şimdi'mden bahsetmeyeceğim sana, çünkü şimdi'm yorgun olsa da biliyorum bunu sürdürebilirim. hatırladığımda ölür, sonra dirilirim.. mutsuz olmasını istemeye dayanabilirim. şimdi, uyuyunca geçer ki zaten..

18 Ekim 2010 Pazartesi

bugün acil kantininde tek başıma oturmuş sigara içerken, bir anda normalde ismine bile 'saçma sapan' diyeceğim popüler bir şarkı çalmaya başladı ve ben durduk yerde ağlayacaktım neredeyse. karşı masadaki yaşlı teyzeyle amca beni izliyordu, ya da bana öyle geliyordu. sonra bi sigara daha yaktım.

o an, aklımdan geçen birkaç şey vardı. ne yazık ki, hiçbiri seni ilgilendirmiyor..

13 Ekim 2010 Çarşamba

zaten çikolatayı da bitter severim.

üzgün olmaya alışmanın en kötü yanı, üzgün oluşun hakkında yazdığın şeylerin gittikçe tükenip sonunda bitmesi galiba. en azından benim için öyle. çünkü ben kendimle öyle ya da böyle yazarak yüzleşebiliyorum ancak ve bunu bile başaramıyorsam artık, hayatımda neyi düzeltmem gerektiğini de kestiremiyorum; her şeyi reddetmeye başlıyorum. mutsuzluğumu, asla olamayacağım biri olmaya çalıştığımı, çelişkilerimi, özlemlerimi..

insan halbuki yalnız olmamalı kendiyle yüzleşirken, sıradan kelimeleri alıp sihirliymişçesine söyleyebilen birileri olmalı yanında. ama ben değemiyorum ki insanlara; hani aynada uzansan kendine parmaklarınla aranda bir boşluk kalır ya hep küçük de olsa, asla dokunamazsın kendine; onun gibi.. en yakın olduğum anda bile insanlarla aramda hep o boşluk var. sadece benimle mi ilgili bu, bilmiyorum. ama olmuyor, ve içimde sakladığım şeyler öyle birikip öyle ağırlaşıyor ki, hiçbir şekilde arınamıyorum onlardan. bir cümlelik de olsa bütün mesafemiz, zamandan bir okyanus da; birinin onu aşıp omuzlarımdan sarsmasını istiyorum sanırım, tüm biriktirdiklerim dökülsünler diye.

yine de, eskiden olduğu gibi "keşke" demiyorum. bu iyi bir şey. geldiği gibi yaşıyorum hayatı. yokuşlarını da düzlüklerini de aynı şekilde karşılıyorum. ama manasızlık, bütün duygularımı kemiriyor bu sefer. öyle ruhsuzum ki, ve bunun için öyle "bir şeyler yapmalıyım" ki; feci saçmalıyorum bugünlerde ve çok yakında kocaman bir hata yapacağım biliyorum. sonrasında da biraz pişman olup üzüleceğim heralde, biraz hissedeceğim. amaç da bu ya; sağlıklı dozda bir acı.. oysa ben hata yapmamak için yaşarım aslında. etrafımdaki insanlar bir sürü şey yaşayıp bana pişmanlıklarını anlatırken, ben yapmaktan vazgeçtiğim şeyler için kendimle gurur duyarım; başkalarına ağlamam gerekmediği için. belki bu yüzden hayat hakkında gerçekten de bir bok bildiğim yok, bilmiyorum. ben, bekliyorum aslında hep, bekliyorum bana fark ettirmeden hata yaptıracak insanı ve bekledikçe darbe alıyorum: işte size bütün hayatım.

11 Ekim 2010 Pazartesi

4 Ekim 2010 Pazartesi

yeni tanıştığım biriyle konuşuyorum, ve şunları fark ediyorum; benim artık ikili ilişkilerde deli gibi kompleksim, özgüven eksikliğim, ve karşı tarafa güvensizliğim var -ki aslında bunun sebebi de karşı tarafa %100 güvenme özlemi. ve garip bir iğneleme huyum oluştu, alınganlık yapıp da ota boka. bütün bunların nasıl göründüğü hakkında tahmin bile yürütemiyorum. sonunda ben de strateji canavarına dönüşeceğim sanırım. zaaflarını, acıyan yerlerini başkalarından saklamak ne kadar da zor; sırf senden korkup kaçmasınlar çünkü biriyle konuşmaya çok fazla ihtiyacın var diye..

20 Eylül 2010 Pazartesi

hayallerle pişmanlıkların tam orta yerinden sıkı sıkı kavradım aklımı. hiçbir yere gidemez.

17 Eylül 2010 Cuma

fikirsiz yazı

"derse girmeyecek misin? e benimle gelsene o zaman" demişti. gülümsemişti.. duraktaydık, durup ona bakmıştım ve kendimden emin, gülümsemiştim. bütün sokakların, evlerin, insanların ve tramvayların; her şeyin yerli yerinde olduğunu düşündüğüm tek andı heralde. ne güzel unutuştu.

16 Eylül 2010 Perşembe

normal değil bu; bu öfke, bunca lanet okuma hiç normal değil. öyle bir anlık sinirle söylenen sözler değil bunlar; şimdiye dek bir şekilde birikmiş kocaman bir nefretin dışavurumu; en küçük çatlaktan dışarı sızıp da, denizdeki dalgalarla birlikte kabarmayı bekleyen. nasıl da kolay dökülüyor ağzından hepsi; hayattaki beceriksizliğinin hıncını çıkarmak ister gibi! nasıl da kendinden emin, hiç pişman olmayacağından nasıl da emin.. ve nasıl da aptal böyle zamanlarda. bizden iyi olduğunu sanırken nasıl da eğreti duruyor bütün o sevimli hayalleri üstünde!


hala bu şeylerle savaşacak gücüm var mı gerçekten, bir şeyleri idare etmeye çalışarak geçirdiğimiz böyle günlerle? bize acımamak için geçmişten güzel anılar aramaya hala enerjim var mı? aslında burdan kaçıp gitmek istememin bir sürü sebebi var, ama aralarında en büyüğü sanırım onlara benzemek istemeyişim.. çünkü o zaman her şey biter. yaptığım hiçbir şeyin bu saçma salak evrende bir anlamı kalmaz, bütün kelimelerim yere düşer ve kaybolur. sonucu yenilmekse, direnişimin bir anlamı olmaz, duyuyor musun, ne yazık ki hiç olmadı. öylece oturup kalbimin taş kesilmesini izlemek istemiyorum artık.


arizona dream'de grace'in söyledikleri geliyor aklıma hep. ve aklımın bütün şehirleri teker teker düşüyor. "bacaklarımı sevdin mi? ben onlardan nefret ediyorum. ellerime bak. bunlar benim ellerim değil; onun elleri.. sadece bekle, bir gün uyandığında baban gibi olacaksın. sadece bekle. bundan kaçabileceğini sanıyorsan, aptalsın demektir.. sonunda tamamen ona dönüşmeden önce kendimi öldüreceğim."



8 Eylül 2010 Çarşamba

birine söylemek istediğim bir şeyler var. bunun için başka bir sürü sebep sayabilirim, ama yaparsam, bal gibi de kendimi iyi hissetmek için yapacağım bunu. bir zamanlar sevdiğim ama şimdi arkadaş olmayı pek de istemediğim (çünkü beceremediğim) birine, kocaman, kenarından köşesinden zorlama cümleler sarkan sevimsiz bir özürle gideceğim. çok gecikmiş, dürüstlük dozu biraz kaçırılmış gereksiz bir açıklama. sanırım kötü kız olmaya devam etmek, bundan daha az kötü. bilmiyorum.

5 Eylül 2010 Pazar



i'm not gonna live for you
or die for you
won't do anything anymore for you
cuz you leave me here on the other side
you leave me here on the other side

not gonna shed one more tear for you
shed one more tear for you
i'm not gonna shed one more tear for you

at least not til sunday afternoon
sunday afternoon

3 Eylül 2010 Cuma

biraz da kendimi.. kendimi?

bugünlerde herkes danalar gibi yatadursun hala, benim yarın 08.30'da dersim var! bu geride bıraktığım yaz tatiline 'tatil' demeye dilim varmıyor zaten. kısalığını da geçtim de, ben kafamdaki her şeyin bokunu çoktan çıkardığımı, artık düşünmeye gerek olmadığını bir şekilde kendime kabul ettirip tertemiz bir zihinle başlayacaktım bu döneme, hehe. öyle diyordum. tabi karmakarışık kalakaldım her zamanki gibi. ama aslında bütün gün söve söve hocaların peşinden koşturup dursak da bana iyi geldi bu tempo sanırım. düşüncelerimin her an değişebildiği bir dönemdeyim. veya öyleydim - aslında, tam şu an, stabil gibiyim! uyku anını sevmemeye başladım mesela, uyku öncesi anı ya da; o an aklımdan geçenlerden nefret ediyorum. ki o sırf anlar için uykuya yatmışlığım var benim. bütün gün derste dikkatim toplanmış - kaşlarım çatılmış halde söylenenleri yakalayıp not almaya çalışmayı, ayakta durmaktan her yerimin ağrımasını falan tercih ederim sanırım o ana. geçen gün onun yüzünden, sırf onu alt edemeyişim yüzünden gözlerim şiş uyandım. ama alışıyorum galiba savaşmaya. biraz ateşim çıkıyor, titriyorum; sonra düzeliyorum. kafamın bir saniyeliğine bile boşalmamasını istiyorum, lütfen. boşaldığı anda bok gibi hissedeceğim yine. yalnız kalacağım yine. düşünecek bir şeylerim olsun hep, hep taşıyabileceğimin son haddinde sorumluluklarım olsun. olmadığı gün, sen gel.
"artık tam sopalıksın ama saçmalama, mutluluğu bekle ki gelsin! çılgın mısın? mutlu olmayı öğreniceksin şeyda, kendini mutlu etmeyi öğreniceksin biliyosun da aslında etik olmak zorunda değil tarzın da olmayabilir ama istiyosan ulaşırsın. biraz da kendini düşünür müsün artık?"

2 Eylül 2010 Perşembe

bak burada beyaz ellerin
biraz eksik sarıyorsa belimi
görmemiş der geçerim
şeffaf çizdim ben zaten kendimi

29 Ağustos 2010 Pazar

boktan

her şey yarım yamalak gerçekten de
yaşamak için unutmak; unutmak için yaşamak

24 Ağustos 2010 Salı



hold my heart like a hot potato,
push the clock for an hour later.

22 Ağustos 2010 Pazar

-I'm exhausted, I'm going to wake up now.

normalde beni çıldırma noktasına getiren bazı şeyleri kabullenişim rüyalarda başlıyor. bir şeyler hakkında yanıldığımı anlayışım mesela, gerçekten özlediğimi veya. uykusuzluk çektiğim üç geceden sonra yine öyle, deli saçması bir rüya gördüm, uyandığımda şaşkındım biraz. ama galiba benim zamanlamalarım hep yanlış. of neyse. küçük iskender "hüzün hastası bir hayvansın" diyor ya şiirinde hani. ben artık biraz ara vereceğim bir şeylere. gerçekten yoruldum.

20 Ağustos 2010 Cuma

aslında ben her zaman böyle can sıkıcı değilim. aslında ben de eğlenceli olabilirim, hayal kurabilirim, ve onları gerçekleştirmek için umut biriktirebilirim. ama öyle yapayalnız hissediyorum ki bazen, bunların hiçbir önemi olmuyor. o zaman en iyimser halim, sokakta yürürken kendini rüya gördüğüne inandırmaya çalışıyor. evet, yalnızlık gerçekten de zekayı, mizah duygusunu, direnme gücünü, hatta hayalleri bile yeniyor. buraya yazıp sildiğim her cümlenin nedeni de o; anlamsızlaştırıyor çünkü. kime ne anlatabilirim ki, kahramansız bir hikaye benimki. ne yazık ki şu an kendimi bir böcek kadar bile hissetmiyorum; benden de aşağılık bir yığın insan yüzünden.

19 Ağustos 2010 Perşembe

15 Ağustos 2010 Pazar

aynı anda aynı sessiz geceye doğru
içim sıkılıyor demişizdir.

olamaz mı? olabilir...

28 Temmuz 2010 Çarşamba

günaydın.

geçen gün izlediğim filmde, kadın
yani aşık olduğu adam uğruna kadın olmuş bir kadın
-burası biraz karışık-
her şeye rağmen, onu hala seviyor musun? sorusunun cevabına
evet, diyordu. onu hala seviyorum
ben onun yaratığıyım.
söz konusu adamın piçin önde gideni olması bir yana
vereceğini bildiğim
ama vermesini en son isteyeceğim cevaptı bu.
sonra ben de "her şeye rağmen"in anlamını düşündüm.
kocaman bir "her şey" orda duruyor.
hayır; sadece durmuyor, içinde fırtınalar koparıyor, denizlerini taşırıyor
gördüğün en sahici kıyamet kısacası.
hem de muhtemelen o bunları tahmin bile etmemişken oluyor hepsi.
umursamamışken
"cahil melekler" gibi aslında, farkında olmadan dokunduğu hayatları değiştiren,
ama onun şeytani versiyonu.
senin binbir zahmetle koruduğun azıcık iyimserliğin var ya,
ondan fütursuzca kocaman bir ısırık alıyor o;
biraz çiğnedikten sonra hepsini tükürecek halbuki.
işte "her şeye rağmen"in sakladıkları.
sevmek, tehlikeli bir şey
küpüne zarar cinsten hani.
ne zaman başladığını kestirmek zor,
bitiş noktasıysa hepten kayıp
geçmişin silinemeyecek tek kısmı belki sevmek.
çünkü fırtınanın ortasında o toz bulutunun arkasına baktığında bile,
göremesen de, aslında bilirsin
ne söylersen söyle, her şeye rağmen
şimdiye dek sevdiğin herkesi sevmeye devam edeceksin.
yerine kimseyi koyamayacaksın
ve bu yüzden hep acı çekeceksin.
üstelik, bil bakalım ne, bunun için kimseyi suçlayamazsın da.
hepsini sen omuzlamak zorundasın.
belki izlediğin tuhaf bir fransız filmini suçlarsın, sana hatırlattıkları için, o kadar
gerisi içini parçalara böler, sık sık aklını kaçırırsın,
düşündükçe cam kırıkları kusarsın.

20 Temmuz 2010 Salı

Biliyorum suçluyum razıyım cezama
Çalmadım öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım
Na'aptım biliyor musunuz Reis Bey
Tuttum insanları sevdim.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

kırmızı ojelerimi sürdüm. bir filmim var, kocaman adamla küçük kızın aşkını anlatan. dünyanın en güzel şarkısını dinliyorum şu an. ben kendimi bildim bileli mutsuzum, sorun değil. bugün her şeyin, herkesin, unutulduğunu konuştuk. bunu hep biliriz. geciktirmek isteriz ki, anlamlı olsun yaşadıklarımız. gerçekler soğuk değil; ılık, biraz da ıslak... hepsine dayanılıyor. zaman geçtikçe, biraz kuruyor. bir kez daha söylemeliyim, her şey unutuluyor. güzel şeyler de oluyor tabii. onları hatırlamak, hayattaki en büyük molamız bazen. yine güzel şeyler olacak. bir ihtimal, giderken acıtacak, diğer ihtimaliyse bilmiyorum. gerçekten özgür hissetseydim kararlarım nasıl, ne kadar değişirdi merak ediyorum. keşke bir sigaram olsaydı. biliyor musun, şu an, 17 temmuz cumartesi saat 1i 20 geçe, her türlü çılgınlığı yapmaya hazırım, yeter ki biri bana benimle gel desin. sanırım kafam güzel biraz. sabah olduğunda korkmaya devam edeceğim. bir de özlemeye. ama artık faydası yok. artık kimseyi suçlamıyorum hiçbir şey için. sadece, bazı şeyleri düzeltmeye çalışmak saçma. bazı şeyler düzelmez. zaman geçer. unuturuz. unutup iyi olacağız yine. arada bir hatırlayıp iç çekeriz belki, o kadar.

26 Haziran 2010 Cumartesi

yorgunluktan uyuyamamak diye bi şey var gerçekten ve çok acayip...
yorgunluktan unutmak diye bi şey de var aslında, o güzel.

15 Haziran 2010 Salı

içim bana sığmıyor gibi, patlayacak sanırım.

"İki eşya arasında bir hiçlik
Ne iskemle, ne masa, tam orda tökezlenirim."

13 Haziran 2010 Pazar

seni bir gün en yakının ele verirse eğer,
öğren susmasını ve ağlamamasını.
bir kavanozun içinde mavi bir gül
yetiştir her gün daha çok yaşayan.
bir masalın ağzını kapat ve yat
geniş odalarda. bir oksijen çadırında.
ona kötü bir şey olsun istedim.
bana aşık olsun istedim.

12 Haziran 2010 Cumartesi

bazen saçma sapan bir huzur doluyor içime, mesela gecenin bir yarısı playlistimi hazırlayıp odamda ders notlarımı ayırırken, bir yandan eşlik edip şarkılara.. hiçbir şeyin önemi yok; yalnızca şu anda var oluyorum.
sonra diyorum ki..
değer yine de, değer be!

31 Mayıs 2010 Pazartesi

and maybe someday i will say
i'll say please, please
don't tear your heart from me
'cause it was a crime i never told about the diamonds in your eyes

24 Mayıs 2010 Pazartesi

öyle dalgınım ki son zamanlarda;
anneme sürpriz yapmak için aldığım pastayı on dakikalık yolda nasılsa tepetaklak ettim
park yerinden çıkarken arkamda duran koca arabaya çarptım
cüzdanımı evde bıraktığımı ancak bir kucak dolusu fotokopi çektirdikten sonra anladım
gözlerim acımaya başlayana kadar lenslerimi çıkarmayı,
telefonumu şarj etmeyi,
gitmem gereken yerleri, saatleri
söylemem gereken sözleri unuttum.
ablam gelip ne yapıyorsun diye sormasa farkında bile değildim dakikalardır yatağımın üstünde oturup boşluğa baktığımın.

iyi ki diyorum etrafımda insanlar var, döktüklerimi toplayacak..

23 Mayıs 2010 Pazar

john cage'in gülümseme terapisi

biraz korkunç görünse de işe yaradığı oluyor!

22 Mayıs 2010 Cumartesi

sessizleşin çocuklar, sessizliğe ihtiyaç var

tam da uykuyla uyanıklığın arasındayken kurulan hayaller, bunun zihne yansıttığı görüntüler ne kadar ilginç, güzel. çok büyülü çünkü sadece aklından geçirdiğin herhangi bir şey hakkında bilinçaltın hızla çalışıp deli senaryolar üretiyor. işte böyle rüyalar görmekteydim ben de az önce; uyandırılmadan. aklımda kalan en son şey, bir zamanlar sahiden önem verdiğim biriyle konuşup, "hepimiz için her şey sandığımızdan çok daha zor" dediğim.

"bir zamanlar", "eskiden" kavramları da ne garip aslında. bir şeylerin belli bir zaman önce çok farklı işlediği bir hayat yaşamak, ne garip. sanki aynı gözlerden bakmıyormuşuz artık, ellerimiz aynı eller değillermiş gibi. bugün ders çalışırken istemsiz telefonumu aldım, "çok mutsuzum" yazdım ama gönderecek kimsemin olmadığını sonra fark ettim. eskiden -

her neyse.

şu günlerde yaşamak benim için bir zorunluluk gibi, o yüzden çok saçma geliyor. bazı şeyler konusunda kafam çok karışık, bazı şeyler için hazır mıyım, bilmiyorum. nasıl bir doktor olacağım mesela; şaka maka dün ilk defa servise çıktık. seneye bambaşka bir hayatım olacak, stajlar, nöbetler. aslında böyle bir koşuşturmaca içine girmeye ihtiyacım olabileceğini düşünüyorum ama, çok soru işaretim var, gerçekten. kendi sağlığımı bu kadar ihmal edişim, akciğer kanseri dersinden sonra çıkıp anfinin önünde pişkin pişkin sigara içişlerim düşününce oldukça rahatsız edici mesela.. tamam doktor dediğin kişinin herkese "örnek" olması gerektiğine falan inanmıyorum ama, babamın sigara içtiği zamanlarda sigaranın zararları hakkında konuşması bana hiç inandırıcı gelmiyordu. gerçi on sene önce falandı bu, eheh, inanmayıp sigaraya başlamış değilim tabi.. ama doktorlarınki de o hesap işte. ben hasta olsam ve sigara içen doktorum bana sigara içmemem gerektiğini söylese, elbette içmemem gerekir ama ona fena halde sinir olurdum. niye bu kadar empati kurmam gereksin, onu da bilmiyorum gerçi. neyse, zaten daha yolun yarısındayım, bu konuda bir karar vermek için yeterince zamanım olacak. bir de şu var; bazı konularda soğukkanlılığımı bir çok insandan daha iyi koruyabildiğimi düşünürken son zamanlarda şüpheliyim bundan. bugünlerde babannemin tansiyonu fırlıyor arada bir, geçen gün babamların gecenin bir yarısı babannemi hastaneye götürmeleri gerekti ve ben, geceleri "lütfen aileme hiçbir şey olmasın, olursa da bana olabilir!" diye dua eden 8 yaş kalbimle korkuyorum şimdi onun için. belki normal, belki tuhaf bu kadar korkmam bilmiyorum. ama elimden bir şey gelmiyor. yani kafam karışık, çok karışık işte. ve bir şeyleri yoluna koymak zorunda oluşum, beni tam anlamıyla yiyip bitiriyor. mecburiyet ağır geliyor, saçma geliyor, taşıyamıyorum, ittiremiyorum, yerimde sayıyorum zorunluluklarımla o yüzden..

tam bu noktada devreye keşkeler giriyor.. iyi halt ediyorlar: keşke ne yapıp edip mutlu olmaya çalışmak zorunda olmasaydım; kendiliğimden olsaydım. ve keşke seni düşünmemek zorunda olmasaydım, bir de aramamak..

20 Mayıs 2010 Perşembe

ç ı l d ı r m a k   ü z e r e y i m .

16 Mayıs 2010 Pazar

her şey geçer, hayat kalır

beş günlük eve kapanışımın ardından, sanırım iyileştim
kabuslar, kafamda dönüp duran kelimeler, ıslanmış mendiller ve
canıma kast eden şarkılardan sonra,
şimdi aynada tanımadığım bakışlarım var benim.
ama bu iyi bir şey olmalı, öyle olmalı çünkü değiştim.

belki komik ama, artık mutlu olabileceğime inanmıyorum.
benim için önemli olan bir çok şey, artık yok.
parmak şıklatır gibi hani, bir anda
bir şeylerin sonundayım, artık kimseden
artık hayattan bekleyecek bir şey yok
ama bu iyi bir şey olmalı,
öyle olmalı çünkü artık bir şeylere başlıyorum.

ve tuhaf mı bilmem ama, şimdi ben bunları düşünürken bir yandan, kimseyi değil,
sadece kelimelerini bildiğim, hiç görmediğim, görmeyeceğim bir adamı özlüyorum.

"bir kitabın hayatını değiştirdiğini söyleyen insanlarla
dalga geçeriz biz
öyle olmayı dileriz aslında.
ama bizim sihirli değneğimiz hem mantıklı olmalı
hem gerçekten sihirli..."

2 Mayıs 2010 Pazar

28 Nisan 2010 Çarşamba

cennet

sıcak bir öğleden sonra, sessiz ve loş mutfak, masanın üstünde bir bardağın içine konulmuş papatyalar, balkondan gelen hafif rüzgarla uçuşan tül.

17 Nisan 2010 Cumartesi



çok güzel değil mi?

sebepsiz ve sonuçsuz.

hayatımda kendimi "açacak" kimsenin olmaması, gerçekten kötü bir şey. uzunca bir süredir, bu yüzden bir şey eksik; bu yüzden bu kadar mutsuzum. şimdiye dek hayatımın her döneminde bir en yakınım olmuştu çünkü; hiçbir şeyi anlatmaktan çekinmeyeceğim. fakat şimdi, söylediğim sözler, genellikle insanlara değmiyor bile. bu yüzden kimseye anlatacak bir şey kalmadı.

dünyanın en çaresiz cümlesini bilirsin: cevabı sessizlik olan bir "kendimi çok yalnız hissediyorum."dur o. ne var biliyor musun? ben bunu söylerken, içim üşümüyor artık; sanki bütün hislerim ve bütün insanlığımla birlikte, dondurulmuş gibiyim. en yalın anlamıyla, içimde bir damla sevgi kalmamış gibi hissediyorum. bitmedi. bundan daha kötüsüyse, utanç. hissettiklerim - ya da hissedemediklerim yüzünden kendimden utanmaya başladım. öyle ki, içimdeki her şeyi ezip en üste çıkıyor; düşündürtmüyor, kendimi kendime yok saydırıyor bu utanç. böyle biri olmam planlanmamıştı. şu an bulunduğum noktadan geri dönüp başka biri olmaya çalışmaksa, komik bir çaba olur ancak.

eskiden tanıdığım birinin son konuşmamızda bana söylediği şeyler geliyor aklıma: "yeni bir şeyler inşa ediyorsun demek. evet, bir inşaat var, ama temeli yok." o bunu bilmiyor ama; artık kaybetmem sandığım her şey, elimden kayıp tuzla buz oluyor son zamanlarda. ve ben, söyledikleri için onu affetmediğim iki yıldan sonra ona hak veriyorum. evet, uğraştığım çoğu şey, kendim için yaptıklarım, arkadaşlıklarım, olduğumu düşündüğüm kişi, benimle olduklarını düşündüğüm kişiler; hiçbirinin gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmamış aslında. gördüğüm her şey biraz eksikmiş, sahip olduklarım asla hissettiklerim kadar değilmiş. miş, miş, miş.

tabii, bir gün bunlar sona erecek. ve ben iyi olacağım. bunu ben dışında herkes biliyor. yalnızca bana, şu anda, benden herhangi bir şey olurmuş gibi gelmiyor. çünkü artık 16 yaşında değilim. ve bende bir şeyler yoluna girmiyor.

11 Nisan 2010 Pazar

jai guru de va om!

zaten magritte tablosunun içine girip, across the universe söylemek; rufus wainwright'tan daha çok kime yakışabilir ki.

10 Nisan 2010 Cumartesi

wish i had a river...


ders çalışıyordum. mikrobiyoloji notlarının arasına düşülmüş birkaç cümle gördüm: "hayata bir anlam katmak gerek. anlamsız yaşanmıyor. yaşıyormuş gibi yapmaktan sıkıldım, her şeyden..."

3 Nisan 2010 Cumartesi

seni özlediğimi söylersem, bir dahaki sefere özlemiyormuşum gibi yapmak daha zor olur. gitme dersem, gittiğinde ne kadar yalnız hissettiğimi anlarsın; karşında savunmasız kalırım. sonra bir şey dersin, belki demezsin; üzülürüm. bilirsin, ben hep mutsuz olmak için uğraşırım. dışarısı bahar bir cumartesi akşamı, evde tek başıma oturup illet bir şarkı eşliğinde hayatımı düşünerek, bunu başarırım da. sen yoksundur. ama yokluğunu duymak saçmadır, sen zaten olsa olsa hayalsindir. ne yapacağımı bilememekten yorgun düşerim. bir türlü sonu gelmez.

sonu gelmez.

25 Mart 2010 Perşembe

en mükemmel ölüm şekli!

bir film vardı; the core diye. güzel bir film olduğundan değil ama o zamanlar bu tip "dünyanın sonu" bilimkurgularına meraklı olan şahsımın baya ilgisini çekmişti. kahraman grubumuz dünyanın derinliklerine taa çekirdeğe kadar gidip orda yeterli güçte patlamalar falan yapmaya çalışıyorlardı filmde. çünkü soğuyormuş çekirdek meğersem, dönmüyormuş artık.. tabi oraya gidecekleri mekiğimsi aleti yapmak için önce çekirdek ısısına dayanıklı süpersonik bi madde buldular işte.. amerikalılar sonuçta! neyse, o saçma sapan filmde bir sahne vardı. ilk defa o zaman gerçekten nasıl ölmek istediğimi düşünmüştüm sanırım. gruptaki uyuz ama karizmatik bilim adamı, mekikten fırlatacakları şeyin içinde sıkışıyordu, sonra "beni boşverin" deyip patlayıcılarla birlikte fırlatılmaya razı oluyordu. patlamadan önce zamanı vardı biraz; film boyunca sürekli kullandığı ses kaydedicisini çıkarıp son kez birşeyler kaydediyordu ona.. sonra bi anda, belki saliselik, patlama gerçekleşiyordu ve adam hiç acı bile duymadan, acı duymasına vakit bile kalmadan ortadan kayboluyordu.. ben de öyle ölmek isterdim işte. bütün hücrelerim aynı anda farklı yönlere dağılsın isterdim. o filmi izlediğimden beri daha güzelini düşünemiyorum. uykuda ölmek, hap içerek intihar etmek, yüksek dozda uyuşturucudan ölmek. hiçbiri yeterince iyi değil! ne zaman laf ölümden açılsa ve biri nasıl ölmek istediğinden bahsetse, aklıma bu sahne gelir.. öyle işte.

20 Mart 2010 Cumartesi

life is a pigsty

ben baya yalnızım bugünlerde.
sürekli uyuyorum.
sürekli.
uyandığımda kötü haberler alıyorum genelde.
hala yolunda giden bir şey yok gibi.
belki bunları bilmek kendini biraz şanslı hissettirir sana.
belki hoşuna bile gider.
başıma gelenlerin bir çoğunu hak ettim ben.
bir şeyler geçiyor.
çok zor olanları bile.
ama bazı şeyler, hiç değişmiyor.
hayatım koca bir bok çukuru.
sen yoksun.
bazı şeylere katlanamıyorum.
sen yokken daha da çekilmez oluyorum.
o yüzden gelmeni beklemiyorum.
beni tanıdığını sanmıyorum.
çünkü beni tanımlayacak bir kaç kelime bulmak gerekseydi,
mutsuz, sıkıcı ve tuhaf; gayet yerinde olurdu.
sen bunu kabul etmezdin.
yine de beni haklı çıkardın.
bugün bir arkadaşımın yazdığı bir şey canımı acıttı.
dünyada nerede olmak istediğini bilmeyen insanlar "mutsuz insanlar"mış.
mutluluksa, "işte burdayım, dünyada olmak istediğim yerde" diyebilmekmiş.
ben, sadece neyi istemediğimi biliyorum.
ve işe bak ki,
istemediğim şeylerle dolu hayatım.
bir yanlışlık olmalı.
evet bir yanlışlık var.
sen yoksun.
birazcık bile.
bazen geriye bakıp, kendimle düştüğüm çelişkileri buluyorum oyun oynar gibi.
hem gururluyum hem yardıma muhtaç.
bana yardım etmek istiyorsan, bana yardım edeceğini söylememelisin mesela.
biliyorum, yorucu..
ben naptığımı bilmiyorum, bilmiyorsun.
etrafımdaki insanlar, ikiyüzlü hissettiriyor.
kaçamıyorum.
kafamın içinde yankılanıyor.
burda her şey çok karmaşık.
ve sen yoksun.
hayatım koca bir bok çukuru.
değer yargılarımı kaybettim.
dostlarımı kaybettim.
hayallerimi kaybettim.
umudum, çok kırılgan.
öyle ki birilerine ondan bahsetmeye korkuyorum.
sana güvenmiyorum, hiç güvenmedim.
gelmeni istemiyorum.
ama olmayışın, bir şeylere sebep oluyor hala.
saçmalatıyor.
oturup bunları yazdırıyor.
canım sıkılıyor..

17 Mart 2010 Çarşamba

gerçek bir hikaye.

az önce zeki müren "ah bu şarkıların gözü kör olsun" derken, elimdeki çikolatalı süt bardağı rakı kadehine dönüştü. odam da; tenha, ucuz bir meyhaneye. hatta buranın sahibi olan yaşlı adam bana tezgahın arkasından acıyan gözlerle bakıyormuş. çok aşıkmışım falan..

10 Mart 2010 Çarşamba

pöfür!

evde gizlice içilen sigara en güzeliymiş. camdan iyice sarkıp dumanı rüzgarın yönüne göre üflemek. binbir zahmete sıkıntıya girdikten sonra biraz da anın heyecanıyla resmen sigaradan kafa olmak. ha ama birileri yarattığım saçma sapan görüntüye yarılıp da videoya falan alıp internetlerde yayınlar mı paranoyası var tabii. kapı açılıp içeri bir adet ebeveyn girmesinden çok bundan korkuyorum.

8 Mart 2010 Pazartesi

çok merak ettiğin halde, kızgın-kırgın olduğun bir insana gidip "niye böyle yaptın?" diye sorabilmek, neden bu kadar zor? bir gün sormadan anlatacağı beklentisi mi? hiç susmayan o "zaten ne bekliyordun ki?"ler mi? gurur mu? aklına geldiğinde için içini yese bile, "beni umursamıyorsan ben de seni umursamıyorum"culuk mu? ama şu an fena halde umursuyorum işte ve bu umursanmamaktan çok daha kötü. suçlayacak hiçbir şey yok çünkü. ben mızmız bir çocuğum ve bana sonradan geri alacağın bir oyuncak vermemen gerektiğini bilmeliydin. yine kendimle kalıyorum; ortalıkta kızacak kimse olmadığı için, kendime kızıyorum.

17 Şubat 2010 Çarşamba

And I laugh out loud
My life is a mess
I have gone too far
In my lifelessness

14 Şubat 2010 Pazar

how can you mend a broken heart?

kulağımda hep aynı şarkı dönecek. ışıkları söndürüp yatağıma uzanacağım, sonra gözlerimi kapatacağım ve orda dans ederken tek başıma, yastığımın ıslaklığında uykuya dalacağım...

"zaman her şeyin ilacıdır" derler ya, bence doğrusu "uyku çoğu şeyin ilacıdır"... çoğu şeyin.

9 Şubat 2010 Salı

aslında seni özlemediğim günler de oluyor.
sadece hatırlamıyorum.

6 Şubat 2010 Cumartesi

billy alan thomas is dead.



-Biz bir şeye sahiptik, değil mi?
-Berbat etmiş olabiliriz, ama... sen hiç, uh...
bizim sahip olduğumuz şeye sahip olan iki kişi gördün mü?

-Hayır.

28 Ocak 2010 Perşembe

günler değişmeye devam ediyor ve ben birilerini hala anlayamıyorum. bir çok şeyden zevk alabilirim, sanırım buna acı çekmek de dahil; ama insanları anlayamamak, gerçekten, hiçbir zaman eğlenceli değil.

25 Ocak 2010 Pazartesi

iki gündür, odamdan-yatağımdan çıkmayıp, evdeki herkesle kavga edip bol bol kendimi tükettim. hı-hım. büyük bir olay sayılmaz. biliyorum.

kaçıyorum.



*ally'nin pijamalarından istiyorum deli gibi. mışıl mışıl uyumalık.. sanki herşey yolundaymış gibi.

19 Ocak 2010 Salı

gökyüzüm masmavi, ama kartondan. bulutlarım da pamuktan.

işte hepsi bu kadar.

18 Ocak 2010 Pazartesi

old dream maker, you heartbreaker



"I'm not Holly. I'm not Lula Mae, either. I don't know who I am! I'm like cat here, a no-name slob. We belong to nobody, and nobody belongs to us. We don't even belong to each other."



ve işte bu, hayatımın sonuna kadar görüp göreceğim en güzel "mutlu son"lardan olabilirmiş. Caat! Cat! Here. Oh, cat!

14 Ocak 2010 Perşembe

kızamıyorum. heyecanlanamıyorum. gerçek anlamda gülümseyemiyorum. yapmak istediğim herhangi bir şey yok gibi. galiba artık en iyi şeyin; herkesi, her şeyi kendi haline bırakmak olduğunu düşünüyorum. olup bitenleri eleştiremiyorum.

söylüyorum işte: 10 yaşındayken bile daha kişilikli bir insandım.

şimdi ben
hiç kimseye,
hiçbir şey için,
söyleyecek hiçbir sözüm yokmuş gibi hissediyorum.

12 Ocak 2010 Salı

gece geç

müziği susturunca, sessizlikte düşüncelerim beynimi yiyor. ve müziği açınca da, kendimi kaybediyorum. ciddi anlamda yani. sözde ders çalışıyorum ama ya şarkıya kaptırıyorum ya da uzaklara falan dalıyorum. odamın içinde ne kadar uzak varsa artık. neyse. yani işe yaramıyor ikisi de. demek ki oldukça kötü durumdayım.

o yüzden tatil diyorum, gelse artık. kafam da tatile çıksa, rahatlasa. şu boktan, sinir-stres dolu günleri daha da çekilmez hale getirmek için ne varsa yapıyor çünkü. gelmesin üstüme artık. düşünmesin. sonra günlerce yatağımdan çıkmayıp uyuyayım. ki hatırlamayayım. uyuyayım ki kafamda dönüp duran binlerce kelime uçsun, gitsin; geri döndükleri güne kadar, ben geri dönmeyeceklerine inanayım. rüyalarım bile suçluluk duygusuyla sona ererken bugünlerde, huzurlu, deliksiz, renkli uykular uyuyayım. şimdilik bütün istediklerim bunlar. - veya, istediklerimden, tarif edebildiklerim bunlar. hepsini tarif edebilecek kadar çok yaşamadım ki.

bugün, kitaplığımı karıştırırken, kara kule'yi buldum. sonra jake'in uçurumdan düşerken söylediği cümle geldi aklıma birden, onu kuleyi bulma uğrunda feda eden roland'a söylüyordu: "öyleyse git. bundan başka dünyalar da var." o satırdan sonra kitabı mitabı bırakıp baya düşünmüştüm ilk okuduğumda. şimdi merak ettiğim şey şu: şimdiye kadar sürekli hayatımı erteledim. erteliyorum. aslında bir sürü fedakarlık yapıyorum. ama bu süreçte o kadar küçüldüm, o kadar köreldim ki; şimdi küçücük hayatımdaki sıradan sorunlar bile boğmaya yeterken beni, böylesine eksiltirken, "başka dünyalar" keşfetmek nasıl olacak? aslında cevap basit sanırım. böyle bir şey olmayacak. hani, bir şeyi yapmayı çok istersin de son anda yapamayacağını anlayıp zaten mantıksızmış gibi davranırsın ya, işte tam olarak o olacak. her gün üstüne birkaç kat daha ördüğüm duvarların arasından çıkmak, mümkün olmayacak günü geldiğinde.

ama bazen, yapılacak herhangi bir şey yoktur. beklemek harcamaktır, ve beklemek vazgeçmektir o henüz tarif edilemeyenden ama, bazen sadece elinde bu kalır. bir taraftan artık direncinin kırıldığını hissederken, boş bir umutla da olsa yaşarsın işte. belki zaman senden geriye birazını bırakır diye.

neyse. sussun kafamdakiler. biz zamanla birbirimizi öldüreduralım ama lütfen sussunlar. tatil gelsin artık. uyuşalım, yavaşlayalım. hadi.

3 Ocak 2010 Pazar

eskiler

çok canım sıkılıyor be blog. oturup ders çalışmam lazım. deli gibi. ne mi yapıyorum? akıl-fikir yokluğundan olsa gerek, bilumum saçma işten sonra son olarak, günlüklerimi karıştırıyorum. biraz daha moralimi bozup kıvama gelirsem sanırım artık işime bakabilirim.

eh, ne demiş dario fo?

"başımız dik yürüyoruz, çünkü boğazımıza kadar boka battık."