Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.
6 Nisan 2014 Pazar
21 Mart 2014 Cuma
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Etiketler:
attila ilhan,
ben sana mecburum sen yoksun,
iyi gece
19 Mart 2014 Çarşamba
18 Mart 2014 Salı
dunyanin binbir turlu derdinin, tasasinin, trajik olaylarinin, olumlerin kalimlarinin ve bitmek bilmez mantiksizliginin arasinda, 23. yasimi nasil yaktigimin hikayesi eminim cok komik gelecek yillar sonra. az once evin arka tarafindaki parkta oturmus sigara icerken hayat cok basit aslinda diye dusundum bilmiyorum kacinci defa. nefes aliyorsun, adim atiyorsun, arabadan iniyorsun, bir kapiyi aciyorsun, seviyorsun, unutamiyorsun, unutuyorsun, mutlu oluyorsun, uzuluyorsun, o sarkiyi tekrar aciyorsun, veya artik hic dinlemiyorsun, nefes aliyorsun, geciyor sonra, hepsi geciyor sonunda. fakat benim yaptigimi yapmaman gerek, dudurp durup dusunmemen, tek basina oturdugun o bankta kendininkiler cok hafifmis gibi bir de onun ne dusundugunu kestirmeye calismaman gerek. naparsan yap zaman durmayacak. gercekten bu oldu mu? sorusunu sormayi birakman gerek. her gun yeniden mi ispatlayacaksin, oldu iste. yasanmamis anlarin yuku her seyden daha agir aslinda. hayali kurulmus ama yasanmamis. oldu iste. hepsini tasimayi goze aldik beraberce. neden diye soruslarin, ne kadarini anladigin, anlamadigin onemli degil. anlamak zorunda degiliz, zaten bir sey anlayacagimiz da yok. keske ben de biraz kaderci olabilseydim. keske.
27 Şubat 2014 Perşembe
tesekkur
garip ve guzel tesaduflerin de bi etki suresi var tabi. kutuphanenin onundeydim tekrar, ezan okunuyodu ve ben yine, tanriya yeniden mi inanmaya basladigimi dusunuyodum. p.'in sozlerini aklimdan cikarmamaya calistim. 44 gunluk bi calisma plani yaptim. pediatrik noroloji sayfalari arasinda yine onu gordum. sonra kitabi kapatip eve gittim. babamla biraz memleket hallerinden konustuk. battaniyemin altinda 'ask ekmek hayaller' adli diziyi izlerken kendimi 150 yasinda hissettim. sonra ayriligin resmini cektim. ve neden bilmiyorum yazmak istedim bugunu. bugun ben bi kez daha olmedim.
20 Eylül 2013 Cuma
beraber dinledigimiz o sarkiyi dinliyorum simdi
beraber dinledigimiz icin sevdigim o sarkiyi
bir seylerin degismesine cok az kaldi
ben bunlari yazarken
biz de degisiyoruz sanki
aci taraflarini goruyoruz derinine indikce duygularin
koselerine carpiyoruz
ayirdina variyoruz koselerin birbirimizden uzakta
aci cekmeyi ogreniyoruz yeniden
ve onun butun karmasik silahlarini
yine benzemiyor oncekilerin hicbirine
cunku hep yenidir aci cekmek
ve henuz cok taze
ve hemen birakmayacak yakamizi,
zaman alacak olgunlasmasi
tenimizin birkac kat altina gomulup
her aksam her aksam
kanamamasi.
beraber dinledigimiz icin sevdigim o sarkiyi
bir seylerin degismesine cok az kaldi
ben bunlari yazarken
biz de degisiyoruz sanki
aci taraflarini goruyoruz derinine indikce duygularin
koselerine carpiyoruz
ayirdina variyoruz koselerin birbirimizden uzakta
aci cekmeyi ogreniyoruz yeniden
ve onun butun karmasik silahlarini
yine benzemiyor oncekilerin hicbirine
cunku hep yenidir aci cekmek
ve henuz cok taze
ve hemen birakmayacak yakamizi,
zaman alacak olgunlasmasi
tenimizin birkac kat altina gomulup
her aksam her aksam
kanamamasi.
23 Temmuz 2013 Salı
Nedir bu
gecenin icinde
bu inim inim uzayan turku?
Bir ask turkusu olmali
ya da bir agit
ya da ikisi bir arada.
Ne diyorlar boyle hep bir agizdan Harabo Harabo?
Harabo'nun kotu oldugunu.
Dinliyor musun?
Evet.
Ne diyorlar, anliyor musun?
Biraz. Diyorlar ki, Gel benim basucumda bekle,
bu yasadigim yerler yasanmaz oldu.
Kimden soz ediyorlar dersin? Kime sesleniyorlar dersin?
Aliye Ramo koyunun uzumlerinden.
Aliye Ramo koyunun uzumlerine benzeyen memelerden
genc kiz memelerinden
bu arada Tanri'dan hem seytandan
ikisinden de medet umuyorlar
ya da ikisinden de umudu kesmisler
ve uzak bir ilden soz ediyorlar
Mardin belki
cunku bir satodan soz ediliyor
ya da ona benzer bir seyden
bir kuleden, bir handan
ve onun icindeki fidan boylu bir kizdan
O genc kizin bedeninden
kar eriten atesinden
kis gecelerinden
bahar gunesinden
bir kiz bir kiz ki
adi Aliye Ramo
hem bir kiz hem bir koy
bir turku ki hem insandan hem koyden soz ediyor
Baska nelerden soz ediyorlar?
Parildamayacak gunesten
soguk gunesten
koyundan, tokludan, dogacak kuzudan
ve sonra dagdan inen kurttan
Bu ne kis diyor turku bu ne bitmez kis
ne zaman gelip beni bulacaksin
ne zaman beni kurtaracaksin?
Kim soyluyor bu turkuyu? Kimin agzindan yakilmis bu agit?
Bilmiyorum. Dedim ya, bir kiz icin ve bir koy icin ve
goruyorsun hep bir agizdan soyluyorlar simdi.
Diyorlar ki, Yeter artik Harabo yeter artik
Ne diyorlar?
Baskasiyla evlendin Harabo bizi aldattin
koyunden kactin Harabo
yaban ellere gittin
Yeter artik Harabo Harabo
beni unuttun
beni unuttun
beni kendine kole ettikten sonra unuttun
Tanri bunlari yanina komaz Harabo
Harabo Harabo
ama sen gene don
seni bagislayanin ve sevenin kollarin atil
Harabo Harabo
oleceksin Harabo
kemiklerin kuruyacak kullerin yelde savrulacak
sabah yeli kullerini dogdugun topraklara geri
getirecek
sevistigimiz agacin altinda birikecek
Haraba Harabo yaniyor memelerim
Harabo Harabo kavruluyor kasiklarim
Harabo ulu daglarin yeli eser
Harabo bu yeller hic durmaz
icimdeki ates sonene degin.
Hic susmuyorlar.
Susmazlar. Sonu gelmeyen, her bittiginde yeniden baslayan bir turkudur bu. Gelmeden soylemislerdi bana. Butun gece devam eder. Hep ayni seyleri soyler gibiler.
Ne diyorlar?
Deyola, diyorlar, ben olumden korkarim
korkmam dersem de korkarim
gozden korkarim ulu kistan korkarim
senden uzak oldugumda
esen yelden korkarim
yagan kardan
uluyan kurttan korkarim
Ben olursem
sen don ve kaz mezarimi
cunku ancak sen bu karlari kureyip topraga ulasabilirsin
cunku ancak sen bu ulu kista kazabilirsin
kabrimi (kabrimi, diyor)
Ve beni o tepeye ancak sen gomersin
Agac yoktur ki basima dikesin
Ziyani yok
karlar erir sen burda olursan
bir agac bul dik dumduz olmus mezarimin basina dik
delaylo oy delaylo
ne zalimdir kara kista gelen olum
ne zalimdir sevgiliden uzakta olum
helo helo doyamadim dudaklarina
oksayamadim seni diledigimce
teninden nasil ayrilirim senin
bu gece ne bitmek bilmeyen bir gece
ve kursun sesleri geliyor delaylo delolo
pencereden baktim kar basladi
uzakta
yuksekte
karlarin ortasinda
yapayalniz
yapayalniz gibi
bir cira alevinde
bir cira alevinin isli isiginda
Karanlikta
olmek istemem sensiz
olmek istemem delaylo delolo...
Sustular mi?
Evet. Birazdan yeniden baslamak uzere.
Baslayacaklar mi, dersin?
Sanirim.
Ne kadar surer dersin?
Butun gece. Butun bir kis boyu (belki).
Nicin soyluyorlar butun gece, butun kis boyu,
bu bitmez turkuyu, bu aci agiti?
Cunku.
Bizim yaptigimiz gibi mi demek istiyorsun?
Belki...
Evet...
Hic suphesiz...
Aynen.
gecenin icinde
bu inim inim uzayan turku?
Bir ask turkusu olmali
ya da bir agit
ya da ikisi bir arada.
Ne diyorlar boyle hep bir agizdan Harabo Harabo?
Harabo'nun kotu oldugunu.
Dinliyor musun?
Evet.
Ne diyorlar, anliyor musun?
Biraz. Diyorlar ki, Gel benim basucumda bekle,
bu yasadigim yerler yasanmaz oldu.
Kimden soz ediyorlar dersin? Kime sesleniyorlar dersin?
Aliye Ramo koyunun uzumlerinden.
Aliye Ramo koyunun uzumlerine benzeyen memelerden
genc kiz memelerinden
bu arada Tanri'dan hem seytandan
ikisinden de medet umuyorlar
ya da ikisinden de umudu kesmisler
ve uzak bir ilden soz ediyorlar
Mardin belki
cunku bir satodan soz ediliyor
ya da ona benzer bir seyden
bir kuleden, bir handan
ve onun icindeki fidan boylu bir kizdan
O genc kizin bedeninden
kar eriten atesinden
kis gecelerinden
bahar gunesinden
bir kiz bir kiz ki
adi Aliye Ramo
hem bir kiz hem bir koy
bir turku ki hem insandan hem koyden soz ediyor
Baska nelerden soz ediyorlar?
Parildamayacak gunesten
soguk gunesten
koyundan, tokludan, dogacak kuzudan
ve sonra dagdan inen kurttan
Bu ne kis diyor turku bu ne bitmez kis
ne zaman gelip beni bulacaksin
ne zaman beni kurtaracaksin?
Kim soyluyor bu turkuyu? Kimin agzindan yakilmis bu agit?
Bilmiyorum. Dedim ya, bir kiz icin ve bir koy icin ve
goruyorsun hep bir agizdan soyluyorlar simdi.
Diyorlar ki, Yeter artik Harabo yeter artik
Ne diyorlar?
Baskasiyla evlendin Harabo bizi aldattin
koyunden kactin Harabo
yaban ellere gittin
Yeter artik Harabo Harabo
beni unuttun
beni unuttun
beni kendine kole ettikten sonra unuttun
Tanri bunlari yanina komaz Harabo
Harabo Harabo
ama sen gene don
seni bagislayanin ve sevenin kollarin atil
Harabo Harabo
oleceksin Harabo
kemiklerin kuruyacak kullerin yelde savrulacak
sabah yeli kullerini dogdugun topraklara geri
getirecek
sevistigimiz agacin altinda birikecek
Haraba Harabo yaniyor memelerim
Harabo Harabo kavruluyor kasiklarim
Harabo ulu daglarin yeli eser
Harabo bu yeller hic durmaz
icimdeki ates sonene degin.
Hic susmuyorlar.
Susmazlar. Sonu gelmeyen, her bittiginde yeniden baslayan bir turkudur bu. Gelmeden soylemislerdi bana. Butun gece devam eder. Hep ayni seyleri soyler gibiler.
Ne diyorlar?
Deyola, diyorlar, ben olumden korkarim
korkmam dersem de korkarim
gozden korkarim ulu kistan korkarim
senden uzak oldugumda
esen yelden korkarim
yagan kardan
uluyan kurttan korkarim
Ben olursem
sen don ve kaz mezarimi
cunku ancak sen bu karlari kureyip topraga ulasabilirsin
cunku ancak sen bu ulu kista kazabilirsin
kabrimi (kabrimi, diyor)
Ve beni o tepeye ancak sen gomersin
Agac yoktur ki basima dikesin
Ziyani yok
karlar erir sen burda olursan
bir agac bul dik dumduz olmus mezarimin basina dik
delaylo oy delaylo
ne zalimdir kara kista gelen olum
ne zalimdir sevgiliden uzakta olum
helo helo doyamadim dudaklarina
oksayamadim seni diledigimce
teninden nasil ayrilirim senin
bu gece ne bitmek bilmeyen bir gece
ve kursun sesleri geliyor delaylo delolo
pencereden baktim kar basladi
uzakta
yuksekte
karlarin ortasinda
yapayalniz
yapayalniz gibi
bir cira alevinde
bir cira alevinin isli isiginda
Karanlikta
olmek istemem sensiz
olmek istemem delaylo delolo...
Sustular mi?
Evet. Birazdan yeniden baslamak uzere.
Baslayacaklar mi, dersin?
Sanirim.
Ne kadar surer dersin?
Butun gece. Butun bir kis boyu (belki).
Nicin soyluyorlar butun gece, butun kis boyu,
bu bitmez turkuyu, bu aci agiti?
Cunku.
Bizim yaptigimiz gibi mi demek istiyorsun?
Belki...
Evet...
Hic suphesiz...
Aynen.
19 Temmuz 2013 Cuma
30 Haziran 2013 Pazar
kelimeleri zar zor bulup hizaya sokuyorum. bir yabanci yaziyor sanki yazdiklarimi.
icim bombos. acidan, agirliktan kotu bu. bombos. boyle oluyormus demek ki nicedir unuttugum o hiclik. degil gecmis, degil gelecek, tutunacak bir insan isminin kalmamasi. kendininki dahil. boyle oluyormus. kendi ismin de olsa olsa bir hayalkirikligi cunku. yari yolda kalmayi aliskanlik edinmis. her zaman imkansiz mutluluklar aramayi ve her seyin sonunda felaketlerin ortasina dusmeyi de. felaketlerden sonra dik durmayiysa hic becerememis. belki tek tesellisi, hala hissetmesiymis. hala taslasmamis kalbi korktugu gibi. hala inlermis aciyla. insanmis cunku. hala insanmis ve yas tutarmis. neyin yasi? olen anilarin ve hayallerin yasi. unutulmanin ve unutulacak olmanin yasi. iste boyle, boyle yikiliyormus korkudan varligini bile inkar ettigin kesinlikler. belki de kendi uydurdugun.
icim bombos. acidan, agirliktan kotu bu. bombos. boyle oluyormus demek ki nicedir unuttugum o hiclik. degil gecmis, degil gelecek, tutunacak bir insan isminin kalmamasi. kendininki dahil. boyle oluyormus. kendi ismin de olsa olsa bir hayalkirikligi cunku. yari yolda kalmayi aliskanlik edinmis. her zaman imkansiz mutluluklar aramayi ve her seyin sonunda felaketlerin ortasina dusmeyi de. felaketlerden sonra dik durmayiysa hic becerememis. belki tek tesellisi, hala hissetmesiymis. hala taslasmamis kalbi korktugu gibi. hala inlermis aciyla. insanmis cunku. hala insanmis ve yas tutarmis. neyin yasi? olen anilarin ve hayallerin yasi. unutulmanin ve unutulacak olmanin yasi. iste boyle, boyle yikiliyormus korkudan varligini bile inkar ettigin kesinlikler. belki de kendi uydurdugun.
27 Mayıs 2013 Pazartesi
19 Nisan 2013 Cuma
garip bir sey var. biz seninle yakinlastikca, aramizda buyuyen mesafeler var. boyle olacagini hic tahmin etmemistim. tanik olunmamis milyonlarca anim oldu simdi. tanik olunmamis ve yari-yasanmis. (ve yari-yasanmamis). nasil derin bilsen! ama gorunmez! nasil oldu da gormedin hicbirini ve etkilenmedin? aci cekmedin. sevmek, bencildir oysa. aci cekerken, aci cekmesini ister. mutlu olmasini degil. bir tek onu degil. bu yuzden melek olamayiz: melekler gercekten sevmezler kimseyi.
*and i was broke, without a smoke*
19 Mart 2013 Salı
tomris uyar alfabesi
Hata: Yaşam hatasızlığa dayalı olamaz. Bazen hatalar büyük keyifler bırakabilir. İnsan Hakları Bildirgesi’ne girmesi gereken bir madde bu. İnsan saçmalayabilmeli, hata yapmalı. Yapılmazsa da hayat bir şeye benzemez. Hele ilişkilerde.
8 Mart 2013 Cuma
4 Mart 2013 Pazartesi
27 Şubat 2013 Çarşamba
yazalim yazalim. ne yazalim? o gunden baslayalim. kitaplara bakarken, elimi tuttugun andan. benim sana bakip gulumsedigim, seninse kitaplara bakmaya devam ettigin andan. ben hic tanimadigim o seyi hissediyorum. sana soylemiyorum. baska bir an: nehrin kenarinda duruyoruz. asagi bakiyoruz. sen dusmeyeyim diye –sanirim gercekten de dusecegimden korkuyorsun– beni belimden kavriyorsun. defalarca opuyorsun. o sirada bize sorsalar, zaman diye bir sey yok. sonra aradan sonsuz sandigim iki hafta geciyor nasilsa. ikinci yarisi birtakim kalp sikismalariyla gecen iki hafta. ve karsimdasin. hayatimda ilk defa, birini gordugumde, bu kadar ozledigimi fark ediyorum. belki ilk defa birini gordugume bu kadar seviniyorum. hissediyorum. hayatta oldugumu. hafifliyorum. ici olmus biri icin fazla bunlar. cok. sen bana sarildikca ben hepsini tasiyabiliyorum. oyle cesur oluyorum ki, hic konusmadigimiz seyleri soruyorum sana. gelecekten bahsediyoruz. gelecek, o an cok yakin gozukuyor gozume. cunku sen, iste, karsimda oturmus bana bir seyler anlatiyorsun. ve benim yine sonsuz butun simdilerim. dusununce bu gercek inanilmaz geliyor bir an, guluyorum. mutluyum. neden guldugumu soruyorsun, mutluyum diyorum, inanmiyorsun. simariyorum. bir seylerin cozuldugunu hissediyorum. sonunda hareket edebildigimi, eskiden felcliymisim gibi. yaralar, boyle iyilesiyor demek ki. biraz rahatsiz bir yerde, uzun uzun opusuyoruz sonra. orasi dunyanin en rahat yeri oluyor birden. kollarin simsiki sarmis beni. camlar ne zaman bugulanmis?
beni son kez opup otobuse biniyorsun. vedalasmamiza gerek kalmasin diye, seni bir daha gormemek dusuncesi geciyor o an aklimdan. birbirimize el salliyoruz, sonra sen, iyilestirdiklerinin yanina, hemen yanina, kocaman bir yara acip gidiyorsun. bana bakip gulumsuyorsun. ve ben o sirada kimbilir kacinci sigarami iciyorum.
beni son kez opup otobuse biniyorsun. vedalasmamiza gerek kalmasin diye, seni bir daha gormemek dusuncesi geciyor o an aklimdan. birbirimize el salliyoruz, sonra sen, iyilestirdiklerinin yanina, hemen yanina, kocaman bir yara acip gidiyorsun. bana bakip gulumsuyorsun. ve ben o sirada kimbilir kacinci sigarami iciyorum.
16 Şubat 2013 Cumartesi
3 Şubat 2013 Pazar
mutlu edebiyat yoktur, demisti bana bir gun. bunu kimin yazdigini da soylemisti belki ama hatirlamiyorum. birkac yil once izledigim bir filmde; bir adamin mutluluk uzerine yazilacak cok sey olmadigindan bahsettigini hatirliyorum. mutlulugun bircok acidan koreltici bir duygu olduguna inanmam, bundan cok onceye dayaniyor tabi. ben mutlu degildim ama yine de koreldim. ustelik guclenmedim. asiri-duyarliliklarimdan veya sonsuz kuskularimdan bir sey kaybetmedim. sadece koreldim. icimdekileri guzel bir seylere donusturemedim, olanca sekilsizlikleri ve cirkinlikleriyle biriktirdim onlari. agzima kadar o kocaman, taslasmis cirkinlikle doluyum simdi.
butun gulumsemelerin altinda bir seyler gizli, butun gulumsemeler birer ortu. olu bir pazar gununde, bolca gulumseyen bir olu.
butun gulumsemelerin altinda bir seyler gizli, butun gulumsemeler birer ortu. olu bir pazar gununde, bolca gulumseyen bir olu.
25 Aralık 2012 Salı
halbuki bilincaltimiz biraz ayarli olsa ne guzel olur. cok uzaklarda kalmis bir yasami getirip koymasa gozumuzun onune. cok uzakta kalmis, eskimis, burusmus ve artik guzel bile olmayan hayalleri hatirlatip da, sonsuz simdi'mizden calmasa. silsek yuzlerini hafizamizdan. guluslerini de. her seylerini de. oldursek o aklimizin en arka odalarindaki hayaletlerini. bir hayalet gordum cunku ben dusumde. konustu benimle, uzgundu, sabahin korunde sarhostu ve sanirim biraz da cildirmisti. haline cok uzuldum. ona yardim etmek istedim. pesinden gittim; bulamadim onu. sonra yeni sabaha uyandim. unuttum ruyami. uyandigimin aksamustu, gereksiz bir isle ugrasirken birden hatirladim.
13 Aralık 2012 Perşembe
9 Kasım 2012 Cuma
22 Ekim 2012 Pazartesi
5 Ekim 2012 Cuma
mutluluklar vesaire
üzüldüğümüzde hatırlamak için biriktirdiğimiz şeyler. dedi içinden onu düşünerek. üzgündü çünkü yirmi iki yaşındaydı ve sanıyordu ki içi ölmüştü. ablası daha bugün evlenmişti ve herkes ona sırtını dönmüştü. herkes zaten birbirine sırtını dönmüştü. gözleri doldu. kendisi ve bir kaç kişi için, tutunacak şeyler bazen ne kadar da.. yoktu. önceki gece, ezginin günlüğü'nden "seni düşünmek güzel şey"i dinleyerek ağlamak istemişti. ama gözleri şişmesindi. şimdiyse, midesi bulanır, kendini terk edilmiş ve her zamankinden küçük hissederken -dahası, içten içe de büyüklenirken; gözleri doluyor ama ağlayamıyordu. şimdi, birinin ona söylediği güzel şeyleri düşünmeye çalışıyordu. (ne demişti hani o gün?) son zamanlarda bunu sık yapmaya başlamıştı. risk alıyordu: akrabalarına garip bir içgüdüyle şimdiye kadar hiç güvenmemesine karşın onlara sırlarını vermeye başlaması gibi. onların önemini anlayamayacağı, ufak ama aslında kocaman sırlar. (bıçak darbeleri gibi, gerçekte görünürdekinden çok daha derin yaralar.) yalnızlıktandı bu; bazen herkes gibi konuşmaya ihtiyaç duyuyordu. risk alıyordu: özlemeye başlamıştı ve bu çok vakit alıyordu. onunla oturup konuşmayı özlüyordu mesela. onunla tavla oynayıp her zamanki gibi yenilmeyi, bir bankta sessizce oturup sigara içmeyi, ona sarılmayı özlüyordu. onunla hiç yapmadığı şeyleri özlüyordu. bu da mı yalnızlıktandı? nasıl bilinirdi? onu etrafında insanlar varken de özlüyordu. ama insanlara da ihtiyacı vardı, bunu biliyordu. çok canını yaksalar bile onları bırakamazdı. yaşamak için bu somutluğu duyması gerekliydi. insanlar elini sıkıp "darısı başına" demeliydi ve o dışından utanmış gülümsemesiyle gülümserken içi cız etmeliydi. sonumuz mu geldi? işte yine öteki olmayı bile beceremeyen bir ötekiydi.
cümleleri kopuk kopuk ve ne dediği belli değildi. bu da burda bitsindi..
17.06.2012 | 03:29
19 Eylül 2012 Çarşamba
28 Ağustos 2012 Salı
en kötü özelliğim de şu; kendimi kötülediğimde, başta bana inanmazsın (ya da belki inanmamış gibi yaparsın, bilmem) ama sonra öyle ısrarla devam ederim ki buna, sana öyle bakiştebuyüzden'ler bulup getiririm ki, sen de susarsın sonunda. işte orası çok korkunç bir yer bence.
bir de, bugün buraya bildiğin güzel şeyler yazacaktım nerdeyse. çok yakındı, iy ki acele etmemişim!
bir de, bugün buraya bildiğin güzel şeyler yazacaktım nerdeyse. çok yakındı, iy ki acele etmemişim!
26 Ağustos 2012 Pazar
25 Ağustos 2012 Cumartesi
23 Ağustos 2012 Perşembe
seni tanımaya başladığımdan beri
günlerin bir en güzel kısmı var
kalkıyorum
aydınlıklar içinde bir yerlere gidiyorum
her gün sevimsiz aydınlıklar içinde
hep acele ediyorum
sonra azalıyor gün, tam bitti bitecek
ben gelip seni buluyorum
loş ışıklarda seni öpüyorum
hiç acelem yok
gün bitiyor
sesin: yarı-hatırladığım bir rüya
beni çağırıp duruyor
oyunumuz basit
zamanı bir de dünyanın bütün uzaklıklarını yok say
seni tanımaya başladığımdan beri
günlerin bir en güzel kısmı var
16 Ağustos 2012 Perşembe
10 Ağustos 2012 Cuma
huf
şu an tek istediğim bir an önce yarın sabah olması ve çoğu sabah olduğu gibi hastaneye girmeden önce bir sigara yakmak. ve yarın nöbetçi olduğuma göre seni düşünmeye pek vaktim olmaz. böylece içimde birikenleri biraz dışarı atabilmek için türlü saçmalıklar yapmam. böyle şeyler yazmam. sabah olur, sigara yakarım.
ne düşünüyordum ben de bilmiyorum. bilsem söyleyeceğim. bir şeyler yanlış gidiyor, bunu yazdığına göre sen de farkındasın. bir şey oldu çünkü. bir şeyler yerli yerine oturmadı. bir şeyler taştı, bir şeyler azaldı. sen de farkındasın hissettiklerimin. iki gündür aklımda senden başka bir şey yok. abarttığımı düşünüyorsun değil mi? herkesi durdurup ne yapmalıyım diye sormak istiyorum iki gündür. çünkü ilk defa tehlikelisin benim için. ilk defa kaçmak istiyorum senden. çünkü yanına gelemiyorum. çünkü yanıma gelmiyorsun.
neden büyük laflar ettin? büyük lafları sevmediğimi biliyordun üstelik, buna rağmen göreceksin prenses dedin. (belki de tam olarak öyle demedin.) neden o gün, aşık olmaktan bahsettin? hatırlıyor musun? neden güzel olduğumu söyledin örneğin? neden, neden bir şekilde hep yanımda olacağını söyledin? olamazsın, her zaman hissettiremezsin kendini. varlığın varsa, yalnızlığın da vardır, yani, sebep olduğun yalnızlık. X. yalnızlığı, ama şeyda'nın. şeyda'nın X. yalnızlığı. (sen birden karşıma oturup tavla oynamaya başladığımızda olduğun gibi: X.) ne yapacağız şimdi? sana bunları nasıl söylerim? bana haksızlık yaptığını düşündüğümü nasıl söylerim? sen her şeyi, hep bildin. bense söyleyeceğin her şeye hazırlıklıydım her gün. (bu hariçmiş.) bazen birden karşıma çıktığını hayal ediyordum. akşam eve dönüyorum, acil kapısından dalgın dalgın çıkmışım da sen bekliyorsun orada. gözlerin parlıyor, sonra benimkiler de dalgınlığı bırakıp parlamaya başlıyorlar. ne arıyorsun, nasıl buldun, nerden geldin belli değil. elinle koymuş gibi buluyorsun beni. ya da ben giderken şeyda! diye sesleniyorsun arkamdan. sesin tanıdık geliyor ama çıkaramıyorum. (gülüşünü de unuttum şu sıralar.) arkamı dönüp bakınca.. sensin. ağzımı açıp bakıyorum. sonra bir şey demeden, diyemeden, sarılıyorum. kimse umrumda değil, burası artık yeni bir dünya, senli bir dünya, ve bu yeni dünyada ben henüz tedbirsizim, koşup sarılıyorum.
yani ben seni en fazla buraya kadar tanıyabileceğim, öyle mi? ötesini hiç bilemeyeceğim. (şarkıda solving every mistery, i want to know your history diyordu hani.) bazı akşamlar, hastaneden çıkıp eve dönerken, yine böyle aptal senaryolar kurup sonrasında utanacağım. utanacağım, çünkü bilsen hayal kırıklığına uğrardın. ucuz senaryolar albayım!
8 Ağustos 2012 Çarşamba
Ben sana bakiyorum; fakat, donulmez bir yola girdik artik. "Ucuz hayallerin anlatimi da ucuz oluyor," dedi. Kendini kotule bakalim. Buradan bir yere gidilmez. (Biliyoruz.) "Dusunurken ucuz gelmiyor; kelimelerle dusunulmuyor cunku resimlerle dusunuluyor. Sonra, resimlerin de ucuz kaynaklardan alindigi anlasiliyor."
7 Ağustos 2012 Salı
31 Temmuz 2012 Salı
bu şarkılar bu kadar güzel olmasaydı, başka biri olurdum, dedim. 'para' çalıyordu. aslında her şekilde, başka biri olurdum, her farklı küçük olasılıkta. dinlemediğim her üzgün şarkıda ve bana söylemediğin her sözde, seni tanımadığım her günde. başka biri olmak için sonsuz tane olasılık varken, sonsuz olasılığın diğer sonsuz tanesi değil de bu oldum, merhaba. kader kavramı da burdan besleniyor olsa gerek; ve böyle bakınca, saçma gelmiyor aslında. her şey olup bittikten sonra başlıyordur kader denen şey belki. insanlar başka neler olabilirdi diye düşünüp çıldırmasın diye, bir küçük avuntu. çaresizliğin sonundaki kabulleniş anı gibi. canını da yaksa, seni kurtaracak güzellikteki şarkılar gibi.
24 Temmuz 2012 Salı
24 Haziran 2012 Pazar
bazı anlar vardır. geldiğinde, onu hemen tanırsın. aslında biraz heyecan vericidir, çünkü hemen bir karar vermen gerek.. hafifçe gülümseyip hayatına aynı şekilde devam edebilirsin -az sonra unutacağın küçük bir vazgeçmişlik hissiyle. sağlam kabuğun seni herkesten korur, ona güvenirsin. ya da başka bir şey yaparsın o an. risk alır ve anlatmaya başlarsın. hiç susmadan, virgül bile koymadan anlatırsın. cümlelerin kesik kesik değildir her zamankinin aksine; çünkü susarsan, şüpheye düşeceğini bilirsin. kendine zamanın birinde söz vermişsindir. bir daha asla böylesine açılmayacağım kimseye demişsindir. kimsenin karşısında savunmasız kalmayacağım. oysa kimsenin seni olduğun gibi görmemesi bazen her şeyden daha acı vericidir. sonrasında pişmanlık gelecek olsa bile.
sırrımı bilince, sınırımı görmüş oldun. belki biraz hayal kırıklığı oldum. çünkü yaşadığı travmaların ötesine geçemez insan. geçerse de kendisi olmayarak geçer. biliyorsun değil mi? uzaktan bakmak zordur onlara. üstelik şimdi bilmediğim görünmez bağlarla bağlıyım sana. canımı acıtmak için yeterince şey biliyorsun çünkü artık, sevdiğim tüm insanlar gibi.
sırrımı bilince, sınırımı görmüş oldun. belki biraz hayal kırıklığı oldum. çünkü yaşadığı travmaların ötesine geçemez insan. geçerse de kendisi olmayarak geçer. biliyorsun değil mi? uzaktan bakmak zordur onlara. üstelik şimdi bilmediğim görünmez bağlarla bağlıyım sana. canımı acıtmak için yeterince şey biliyorsun çünkü artık, sevdiğim tüm insanlar gibi.
7 Mayıs 2012 Pazartesi
bazen o kadar çok üzülüyorum ki sanki çok hasta olacakmışım gibi geliyor. hatta bunun rüyalarıma girdiği zamanlar bile oluyor. sedyedeyim, gidiyoruz, canım acıyor, kafam acıyor, ortada felaket bir durum olduğunu anlıyorum. belli ki öleceğim yani.. sanki bütün olan bitenin büyük bir rahatlama anı gibi. boşa harcanmış ve boşa harcanacağı kesin bir ömrün sonuna gelmek, ve bir oh çekmek gibi.
bir insan, bir hayatla ne yapmalı; bilmiyorum.. şimdi ölmek istemem yine de, bunu biliyorum. daha yirmi ikisine gelmeden kırk beş yaşında bir kadın gibi hissetse bile, ölmek istemez çünkü kimse. bir bitki gibi bile olsa yaşamak ister. zaten bir bitki bile yaşamak ister. işte öyle isteyeceğim yaşamayı ben de.
bir insan, bir hayatla ne yapmalı; bilmiyorum.. şimdi ölmek istemem yine de, bunu biliyorum. daha yirmi ikisine gelmeden kırk beş yaşında bir kadın gibi hissetse bile, ölmek istemez çünkü kimse. bir bitki gibi bile olsa yaşamak ister. zaten bir bitki bile yaşamak ister. işte öyle isteyeceğim yaşamayı ben de.
21 Nisan 2012 Cumartesi
30 Mart 2012 Cuma
herkesin düşüncelerini toparlayamadığı zamanlar vardır. benimkilerse, nadiren bir düzene giriyor. dokuz on yaşındayken, her gece gözlerimi kapattığımda gördüğüm o karışık ip yumağına benziyor düşüncelerim. tam çözüldü derken tekrar karışan hani. sonra tekrar çözülmüş gibi gözüken ve bu hep böyle sürüp giden. keşke diyorum bazenleri, dumbledore'un düşünseli gibi bir şeyim olsaydı. içlerinden tek bir kelime bile yakalayamadığım şeyleri cümlelere dökebilmek için uğraşmazdım bu kadar. kesik kesik anlatmaz ve kimseyi sıkmazdım. -gör işte, bunları yaşadım ve bu kadar azaldım.
11 Şubat 2012 Cumartesi
7 Şubat 2012 Salı
29 Ocak 2012 Pazar
19 Ocak 2012 Perşembe
yetişirim
dağınık bi kafa, daha da dağınık oda, sandalyelerin üstünde tower bloxx gibi eşyalar, anne söylenmesi, 21 yaşında bi çocuk olduğum hissi, her yerde kitaplar, hiç okunmamış ve defalarca okunmuş kitaplar, saate bakmadığım geçmiş zamanlar, ama kırmızı ışıkta beklerken değişen sayılar ve değişen arkadaşlar, önümde bi buçuk yıllık bi sinir harbi -ki sağlam çıkılması gerekli, sorular, suskunluklar, artık bazen sırf o huzursuz sessizlik korkusundan konuşmaklar, sonra kaç zamandır durup durup 8999.25 kilometre uzaklar ve hala ben miyim derken ben, hala ben işte..
24 Kasım 2011 Perşembe
bütün günler birbirinin aynı. hepsi bir "günaydın"la başlayıp "iyi geceler"le bitiyor. samimiyetsiz, görev icabı kelimeler. bulutlu yüzlere yakışmayan küçük dilekler. birazdan yeni bir gün olacak. banyonun kapısı birkaç kez açılıp kapanıyor. sonra ışıklar teker teker sönüyor. ve o karanlıkta, birileri aynı anda fakat birbirinden habersiz, mutluluğun nasıl bir şey olduğunu anımsamaya çalışırken, rüyasız bir uykuya dalıyor.
iyi geceler.
doğanın bana verdiği bu ödülden
çıldırıp yitmemek için
iki insan gibi kaldım
birbiriyle konuşan iki insan
16 Kasım 2011 Çarşamba
18 Ekim 2011 Salı
8 Ekim 2011 Cumartesi
Günler öylece kendi kendine geçsin diye
Bir camın arkasında durdum
Bana dokunmasın hiçbir şey
Hiçbir şey yarama merhem olmasın
İyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
Bir camın arkasında durup
Akan hayata ve zamana baktım.
Bilirdim, biliyordum, biliyorum,
Bittiğinde, geçtiğinde,
Azaldığında sızı, iyileştiğimde,
O saman tadıyla karıştığında;
Her şey daha acı olacak.
5 Ekim 2011 Çarşamba
harcanık
onu gördüm, uzaktaydı. aslında bi yerde otururken etrafa bakan biri bile değilim, arkama dönüp bakmışım nedense öyle, onu gördüm. benzetmiş olmayı istedim. durdu, çantasına elindeki notları tıkıştırıyordu. neden orda olduğunu anlamadım, evine tersti, bi yere mi gidiyordu? tramvay geldi. onunla aramda durdu. acaba gelecek mi diye düşündüm, birazdan arkadaşımın doğum gününü filan kutlayacaktık, tek bi kişi için ortamdaki samimi olmadığın diğer bütün insanlara karşı iyi olma çabası.. aslında onunla da samimi sayılmayız ama o ne yaparsa yapsın ona karşı iyi olmak beni yormuyor. yorucu olan sadece bu düşünce, sanırım. kalktım, sigaramı söndürdüm. tramvay hareket ediyordu, içeri girene kadar, yani yaklaşık on adımdan bahsediyoruz, dört defa arkama dönüp baktım.. yoktu, gitmişti, dikkatsizdim ya da sadece benzetmiştim..
yaptığım hiçbi şeyin bi anlamı yok aslında kimse için, bulunduğum yerler, kalpler, ne biliyim işte, en yakın arkadaşımın doğum günü, ya da onun canı sıkkınken sarılmam hani.. hangisi gerçekten özel, hangisi vazgeçilemez ve hiç unutulmayacak? belki şu an biraz acımasız olabilirim, kalbim kırıkken huyumdur abartıyorumdur, bilmiyorum belki yarın böyle hissetmeyeceğim.. ama bugün bunu düşündüm: hayatında vazgeçemeyeceğin tek bi kişi olabilir, ona da aşıksındır. birilerinin hayatında hep geri kalanlardansan eğer, teferruatsındır. daha kötüsü, insanları sevmek için binbir takla atarken vazgeçemeyeceğin kimse yoksa hayatında, harcanmışsındır..
yaptığım hiçbi şeyin bi anlamı yok aslında kimse için, bulunduğum yerler, kalpler, ne biliyim işte, en yakın arkadaşımın doğum günü, ya da onun canı sıkkınken sarılmam hani.. hangisi gerçekten özel, hangisi vazgeçilemez ve hiç unutulmayacak? belki şu an biraz acımasız olabilirim, kalbim kırıkken huyumdur abartıyorumdur, bilmiyorum belki yarın böyle hissetmeyeceğim.. ama bugün bunu düşündüm: hayatında vazgeçemeyeceğin tek bi kişi olabilir, ona da aşıksındır. birilerinin hayatında hep geri kalanlardansan eğer, teferruatsındır. daha kötüsü, insanları sevmek için binbir takla atarken vazgeçemeyeceğin kimse yoksa hayatında, harcanmışsındır..
12 Eylül 2011 Pazartesi
senede bir gün
bu ara ne çok zeki müren dinliyorum. üzülmek için bugünden daha güzel bir gün var mı? iki aynı hediyeyi almak beni çok fazla güldürebilirdi, eskiden olsa. yani böyle, böyle olmasa. hala hayatımda hiç rakı içmedim. -ha bi' keresinde babamınkinden-
5 Eylül 2011 Pazartesi
21 Ağustos 2011 Pazar
pretend that you owe me nothing, and all the world is green. we can bring back the old days again, when all the world is green.
"Yeah. I know what you mean about wishing somebody wasn't there though, It‘s just, usually, it‘s myself that I wish I could get away from. Seriously, think about this. I have never been anywhere that I haven't been. I've never had a kiss when I wasn't one of the kissers. You know, I've never, um, gone to the movies, when I wasn't there in the audience. I've never been out bowling, if I wasn't there, making some stupid joke. That's why so many people hate themselves. Seriously. It’s just they are sick to death of being around themselves. Let‘s say that you and I were together all the time, then you'd start to hate a lot of my mannerisms. The way...the way every time that we would have people over...I'd be insecure, and I'd get a little too drunk. Or...the way I tell the same stupid pseudo-intellectual story again, and again. Y'see, I've heard all those stories...So of course I'm sick of myself."okul başladı. hatta dönemin ilk sınavını cuma günü verdim ve ardından bütün haftasonum bir kez daha odamda "insanın sosyal bir varlık olduğunu" reddetmekle geçti. iki günde toplam 23 saat kadar uyudum, zorunda kalmadıkça popomu sandalyeden ayırmak konusunda çaba göstermedim, gerekli gereksiz bir sürü şey izledim. before sunrise'ı ilk izlediğim günü düşündüm ve o zamanlar filmin bana kimi, neyi çağrıştırdığını. sonunda leyla ile mecnun'a bulaştım, ki bırakamayacağım sanırım; türk dizilerine istisnasız antipatim olsa da yönetmeninin onur ünlü olduğunu da görünce dayanamadım artık. iyi de yaptım.
çok garip günler geçiriyorum. bir şeylere hakim olmaya çalışıyorum. aklıma, hayatıma, ve ona yapacaklarıma. bazen olamıyorum. bazen artık dayanamıyor ve şeyda'ya göre olmayan şeyler yapıyorum. buna eskiden sadece kötü bir şey olarak bakardım. çünkü ben kimsem oydum işte, o olmalıydım, ayaklarım yere basmalıydı. evet, çok sıkıcı di mi? ama işte bu tam da bendim. ama artık, pek emin değilim. sınırlarımı ben zorlamazsam, ya da kimseyi cıvarına yaklaştırmazsam; nasıl bilebilirim ki, nerde başlayıp nerde bitiyorum? ve nasıl büyüyebilirim ki?
aslında bir kırılma noktası bekliyordum ya ne zamandır. sanırım o oldu.. azaldım. ve bunu kabullendim. tek başımayım, uzun zamandır öyleydim. şimdi biraz cesur olma vakti.
30 Temmuz 2011 Cumartesi
hiç kişilik yalnızlık
günlerdir -sayısını sahiden kestiremiyorum- odamdan çıkmamam üzerine annemin söylediği gibi tembel miyim; yoksa bu hissettiklerimin herhangi diğer bir norma sığdırılabilitesi var mı, merak ediyorum. bir şeylere başlamadan daha, bir şeylerin sonunda gibiyim çoktan. söyleyeceklerimi çoktan söylemiş gibiyim, hiç konuşmadan daha. içinde olduğum hayat, başımı döndürüyor ve ben ona yetişemiyorum. hislerim kayboluyor, sesimi duyamıyorum, kendi sesimi.. bu şekilde yaşamamak için her şeyi yapabilirim. günlerce odamda kalır, kirli tabaklarımı üstüste dizer ve kendimi unutana dek film izleyebilirim.
yalnız olmayı beceremiyorum. komik bulmam gereken bi şey gördüm internette bugün, ama hayır o trajik bendim, penceremin dışından, eskişehir'in ve bu aptal gezegenin dışından kendime baktım, ve yapacak hiçbir şeyim yoktu, ve gidecek hiçbir kimsem. insan kendini ancak bi başkasının aynasından gördüğünde tanırmış gerçekten, bunu nerde duyduğumu hatırlamıyorum.. sevdiğim herkesi kaybettim ve tekrar sevebileceğimi sanmıyorum.
ayıp değil ya, çok mutsuzum ve eskiden olmayı hayal ettiğim kızı özlüyorum, onun hayalini neyle, nasıl değişebildim bilmiyorum.. kendim düştüm ama sanırım ağlıyorum, ayıpsa ayıp hakim bey..
yalnız olmayı beceremiyorum. komik bulmam gereken bi şey gördüm internette bugün, ama hayır o trajik bendim, penceremin dışından, eskişehir'in ve bu aptal gezegenin dışından kendime baktım, ve yapacak hiçbir şeyim yoktu, ve gidecek hiçbir kimsem. insan kendini ancak bi başkasının aynasından gördüğünde tanırmış gerçekten, bunu nerde duyduğumu hatırlamıyorum.. sevdiğim herkesi kaybettim ve tekrar sevebileceğimi sanmıyorum.
ayıp değil ya, çok mutsuzum ve eskiden olmayı hayal ettiğim kızı özlüyorum, onun hayalini neyle, nasıl değişebildim bilmiyorum.. kendim düştüm ama sanırım ağlıyorum, ayıpsa ayıp hakim bey..
10 Temmuz 2011 Pazar
"kendimi kandırmaktansa yalnız kalırım." evet, bu, yıllar boyuca hep benim kendime tekrarlayıp durduğum bi şeydi.. aslında uzun süre önceydi, o zamanlar biraz saplantılıydım, yalnız kalarak kendimi temize çıkarmak gibi bi şeye inanıyordum, eğer yalnız olmazsam, onlara benzeyecektim. yalancı olacaktım, sahtekar.. çünkü bu ilişkileri başka türlü yürütemezsin. herkes içten pazarlıklıdır ve herkes çıkarını düşünür. tutarsızlaşacaktım.. bi şeylerin farkında olmamayı dilerdim aslında, o zaman çok daha kolay olurdu yaşamak, o zaman hayat akar ve ben de kendimi bırakırdım, belki mutlu olurdum, huzurlu. ama yalan söylemek istemedim.. kendime ya da bi başkasına.
hayatı hala acı dolu hatıralardan ve kederden ibaret görüyor muyum, bilmiyorum. yalnızlıktan kimse ölmez, bunu biliyorum.. ne kadar acı çeksen de yalnızlık seni öldürmez. ama birine güvenirsen, ve hata yaparsan bu seni öldürebilir. birini tanır ve hayalkırıklığına uğrarsan, bu senin sonun olabilir.
ciddiye alma en iyisi.. ya da al ama buraya böyle şeyler yazmam biraz saçmaladığıma işaret ediyor sanırım. bunu yapmayı özlemişim biraz. düşünmeden yazmayı.. aslında uzun süredir düşünerek ya da düşünmeyerek, yazmıyorum. yani, gerçekten yazmıyorum, önemseyerek.. ama bir zaman gelir ve içini dökmen gerekir. hepimiz birer çöp bidonuyuz ve taşıyabileceğimiz pislikler sınırlı çünkü.. içimi dökmeyi çok erteledim.. yalnızım, yalnızlıktan kimse ölmez diyorum ya bazen de çoktan ölmüş gibi hissediyorum. ne yaptığımı bilmiyorum. eskiden kendimi bulamaz gibi olduğumda, hayatımdaki insanlara bakardım, en uzun süredir tanıdıklarımdan başlardım, onları düşünür ve kendimi hatırlardım.. hala oyum işte kaybolmadım derdim.. şimdi eskiden beri sevdiğim filmleri açıp izliyorum, sevdiğim sahnelerini. böyle arıyorum kendimi..
kendime hiç acımadım. ama kendimi zavallı bulmuyor olmam hayatım için üzülemeyeceğim anlamına gelmez di mi? üzülüyorum. hani bize kabul ettirilmeye çalışılan şeyler var ya; hayattaki zorunluluklar, statüler, daha iyi olma çabası, kusursuz olma çabası yani.. beni ilgilendirmiyor, hiç ilgilendirmiyor aslında. tanıdığım herkes bi yerlere koşturuyor. genellikle ben de.. sonunda daha mutlu olacaklarını düşünüyorlar, öyle hırsla yapıyorlar ki bunu. ama ben, olduğum gibi olmak istiyorum.. ben neye, nasıl evrileceğimi hesaplamak değil de yaşamak istiyorum.. hatalarımı gizlememek istiyorum.. ya da yalnız hissettiğimi, ya da bazen çoktan ölmüş gibi hissettiğimi.. ama gizlemem gerekiyor. hayatımda birileri olmasa da olur, peki. sevdiğim filmlerle bi yere kadar götürebilirim.. ama biliyor musun sevmeden yaşamak çok zor, ve sevildiğini bilmeden, bu taşa takılıp düştüm bi kez ve artık çok zor sadece..
hayatı hala acı dolu hatıralardan ve kederden ibaret görüyor muyum, bilmiyorum. yalnızlıktan kimse ölmez, bunu biliyorum.. ne kadar acı çeksen de yalnızlık seni öldürmez. ama birine güvenirsen, ve hata yaparsan bu seni öldürebilir. birini tanır ve hayalkırıklığına uğrarsan, bu senin sonun olabilir.
ciddiye alma en iyisi.. ya da al ama buraya böyle şeyler yazmam biraz saçmaladığıma işaret ediyor sanırım. bunu yapmayı özlemişim biraz. düşünmeden yazmayı.. aslında uzun süredir düşünerek ya da düşünmeyerek, yazmıyorum. yani, gerçekten yazmıyorum, önemseyerek.. ama bir zaman gelir ve içini dökmen gerekir. hepimiz birer çöp bidonuyuz ve taşıyabileceğimiz pislikler sınırlı çünkü.. içimi dökmeyi çok erteledim.. yalnızım, yalnızlıktan kimse ölmez diyorum ya bazen de çoktan ölmüş gibi hissediyorum. ne yaptığımı bilmiyorum. eskiden kendimi bulamaz gibi olduğumda, hayatımdaki insanlara bakardım, en uzun süredir tanıdıklarımdan başlardım, onları düşünür ve kendimi hatırlardım.. hala oyum işte kaybolmadım derdim.. şimdi eskiden beri sevdiğim filmleri açıp izliyorum, sevdiğim sahnelerini. böyle arıyorum kendimi..
kendime hiç acımadım. ama kendimi zavallı bulmuyor olmam hayatım için üzülemeyeceğim anlamına gelmez di mi? üzülüyorum. hani bize kabul ettirilmeye çalışılan şeyler var ya; hayattaki zorunluluklar, statüler, daha iyi olma çabası, kusursuz olma çabası yani.. beni ilgilendirmiyor, hiç ilgilendirmiyor aslında. tanıdığım herkes bi yerlere koşturuyor. genellikle ben de.. sonunda daha mutlu olacaklarını düşünüyorlar, öyle hırsla yapıyorlar ki bunu. ama ben, olduğum gibi olmak istiyorum.. ben neye, nasıl evrileceğimi hesaplamak değil de yaşamak istiyorum.. hatalarımı gizlememek istiyorum.. ya da yalnız hissettiğimi, ya da bazen çoktan ölmüş gibi hissettiğimi.. ama gizlemem gerekiyor. hayatımda birileri olmasa da olur, peki. sevdiğim filmlerle bi yere kadar götürebilirim.. ama biliyor musun sevmeden yaşamak çok zor, ve sevildiğini bilmeden, bu taşa takılıp düştüm bi kez ve artık çok zor sadece..
3 Temmuz 2011 Pazar
senden önce senden sonra
bazı insanlar var, muhtemelen hayatımda bir daha hiç görmeyeceğim.
ama ben onları hiç unutmayacağım; ve sanırım bunu hiç bilmediler.
günlerden pazar, düşünüyorum da hayat biraz garip.
ama ben onları hiç unutmayacağım; ve sanırım bunu hiç bilmediler.
günlerden pazar, düşünüyorum da hayat biraz garip.
30 Nisan 2011 Cumartesi
sabah olmuştu. üstümde senin kocaman sweatshirt'ün vardı.
karşımdaki koltukta uyuyordun. seni izliyordum ben.
kocaman bi çocuktun işte; ne güzel uyuyordun.
uyanırsan diye arada bi gözlerimi halıya kaydırıyordum..
sonra, bi anda gözlerini açtın.
kalbim bikaç saniyeliğine durdu.
.
.
cam açıktı, perdeler hala kıpırdıyordu.
sen görmedin bile sana baktığımı; fark etmedin.
koltuğa biraz daha yerleşip uyumaya devam ettin.
bense o kadar korktum ki.
kaçıp mutfağa koca bi bardak su içtim.
karşımdaki koltukta uyuyordun. seni izliyordum ben.
kocaman bi çocuktun işte; ne güzel uyuyordun.
uyanırsan diye arada bi gözlerimi halıya kaydırıyordum..
sonra, bi anda gözlerini açtın.
kalbim bikaç saniyeliğine durdu.
.
.
cam açıktı, perdeler hala kıpırdıyordu.
sen görmedin bile sana baktığımı; fark etmedin.
koltuğa biraz daha yerleşip uyumaya devam ettin.
bense o kadar korktum ki.
kaçıp mutfağa koca bi bardak su içtim.
*would he let me borrow his wool winter coat?*
17 Nisan 2011 Pazar
5 Nisan 2011 Salı
what is the holdup?
sabah saat erken, mutfaktaki koltuğa oturmuş, su içiyorsun. sabah sabah aç karna su içilir mi, bilmem, dün gece çok içmişsindir belki ve baskılanan antidiüretik hormonun yüzündendir. çıt yok, mutfakta oturmuşsun öyle, yere bakıyorsun. ev sigara kokmuyor, tabii, sen sigara içmezsin ki. belki sarhoşken, en fazla bir tane. sonra evde gezinerek dişlerini fırçalıyor, üstüne bir gömlek geçirip çıkıyorsun derse yetişmek için. kahvaltı alışkanlığın yok, ilk ders arasında kantinden aldığın çay ve poğaça ile karnını doyuracaksın. okula doğru yürüyorsun. elindeki defteri sallıyorsun yürürken. müzik dinliyorsun belki, bilmiyorum. bir keresinde kapının önünde birilerini bekliyordum, kafamı kaldırdığımda seni gördüm, o gün müzik dinleyerek geliyordun. beni fark etmeyeceksin sanmıştım, ama fark ettin ve kulaklıklarını çıkarıp gülümseyerek yanıma geldin. evet biraz sevinmiştim. o zamanlar seninle ilgili pek fikrim yoktu. aslında vardı - belki de mutfağındaki koltukla ilgili fikrim yoktu, ve orda tek başına sessizce oturuşunla. her neyse. amfiye girip, her zaman olduğu gibi onun yanına oturuyorsun. beni görmüyorsun. çünkü sahiden yokum, eheh, derse son dakikada yetişeceğim, her zaman olduğu gibi. gözlerim seni bulduktan sonra yerime geçip, kimseye çaktırmadan biraz seni izleyeceğim. sonra belki, biraz anlamsız gülümseyeceğim önümdeki nota bakarken ve hatta bu yüzden feci dalga geçileceğim.
sonra.. kafamın içinde bir şarkı çalmaya başlayacak, yine.
If I'm catching your eye
It was an accident
If I looked at you strange
It's not what I meant
sonra.. kafamın içinde bir şarkı çalmaya başlayacak, yine.
If I'm catching your eye
It was an accident
If I looked at you strange
It's not what I meant
22 Şubat 2011 Salı
merhaba yirmiikişubatsalı.
benim artık günlerden haberim yok, utanmasam ayları da karıştıracağım.. bunu tam olarak bugün fark ettim, çünkü bu arada çok değer verdiğim birinin doğum gününü kaçırmışım; üstelik, bunu bana o söyleyene kadar fark bile etmedim, yani ben söz konusu 19 şubat'ı orijin alırsam eğer, üç gündür -nah üç gündür- şuursuzca zıplıyorum, takvimde bir günden diğerine, şuursuzca uyanıyorum ama hangi güne uyandığımın hiçbir önemi yok, sadece yaşıyorum; hatırlanmaya değmeyecek günlerimin sayılara ya da isimlere ihtiyacı yok.. ah, ama varmış işte bak; küçük günlerimin kaçırılması üzücü olacak anlamları varmış bazen.
hahah, bu arada izolasyon sistemim hiç bu kadar gelişmemişti. algılarımı hiç bu kadar kapatmamıştım bir şeylerin üstesinden gelmek için. artık kendimi bulmaya çalışırken ben, günlerim kayboluyorlar. sayamıyorum.
hahah, bu arada izolasyon sistemim hiç bu kadar gelişmemişti. algılarımı hiç bu kadar kapatmamıştım bir şeylerin üstesinden gelmek için. artık kendimi bulmaya çalışırken ben, günlerim kayboluyorlar. sayamıyorum.
15 Şubat 2011 Salı
9 Ocak 2011 Pazar
26 Kasım 2010 Cuma
10 Kasım 2010 Çarşamba
meraba. bugün canım sıkılmıyor buraya yazarken, düşünecek çok şeyim var. ama canım sıkkın. sigarayı o kadar abarttım ki, kronik öksürük sahibiyim bir süredir. şu an penny sparkle'ı dinliyorum son iki gündür yaptığım gibi; yok, iyi geldiğinden değil, hissettirdiğinden. my sister says no more calling you / it's out of my hand, no more missing you..
hafızasız olmalı insan. vaktim yokken, yorgunluktan geberirken, bişeyler için uğraşırken iyiyim ben. anımsayacak vaktim olmadıkça iyiyim, kendimi bile şaşırtacak kadar. şimdi'mden bahsetmeyeceğim sana, çünkü şimdi'm yorgun olsa da biliyorum bunu sürdürebilirim. hatırladığımda ölür, sonra dirilirim.. mutsuz olmasını istemeye dayanabilirim. şimdi, uyuyunca geçer ki zaten..
hafızasız olmalı insan. vaktim yokken, yorgunluktan geberirken, bişeyler için uğraşırken iyiyim ben. anımsayacak vaktim olmadıkça iyiyim, kendimi bile şaşırtacak kadar. şimdi'mden bahsetmeyeceğim sana, çünkü şimdi'm yorgun olsa da biliyorum bunu sürdürebilirim. hatırladığımda ölür, sonra dirilirim.. mutsuz olmasını istemeye dayanabilirim. şimdi, uyuyunca geçer ki zaten..
18 Ekim 2010 Pazartesi
bugün acil kantininde tek başıma oturmuş sigara içerken, bir anda normalde ismine bile 'saçma sapan' diyeceğim popüler bir şarkı çalmaya başladı ve ben durduk yerde ağlayacaktım neredeyse. karşı masadaki yaşlı teyzeyle amca beni izliyordu, ya da bana öyle geliyordu. sonra bi sigara daha yaktım.
o an, aklımdan geçen birkaç şey vardı. ne yazık ki, hiçbiri seni ilgilendirmiyor..
13 Ekim 2010 Çarşamba
zaten çikolatayı da bitter severim.
üzgün olmaya alışmanın en kötü yanı, üzgün oluşun hakkında yazdığın şeylerin gittikçe tükenip sonunda bitmesi galiba. en azından benim için öyle. çünkü ben kendimle öyle ya da böyle yazarak yüzleşebiliyorum ancak ve bunu bile başaramıyorsam artık, hayatımda neyi düzeltmem gerektiğini de kestiremiyorum; her şeyi reddetmeye başlıyorum. mutsuzluğumu, asla olamayacağım biri olmaya çalıştığımı, çelişkilerimi, özlemlerimi..
insan halbuki yalnız olmamalı kendiyle yüzleşirken, sıradan kelimeleri alıp sihirliymişçesine söyleyebilen birileri olmalı yanında. ama ben değemiyorum ki insanlara; hani aynada uzansan kendine parmaklarınla aranda bir boşluk kalır ya hep küçük de olsa, asla dokunamazsın kendine; onun gibi.. en yakın olduğum anda bile insanlarla aramda hep o boşluk var. sadece benimle mi ilgili bu, bilmiyorum. ama olmuyor, ve içimde sakladığım şeyler öyle birikip öyle ağırlaşıyor ki, hiçbir şekilde arınamıyorum onlardan. bir cümlelik de olsa bütün mesafemiz, zamandan bir okyanus da; birinin onu aşıp omuzlarımdan sarsmasını istiyorum sanırım, tüm biriktirdiklerim dökülsünler diye.
yine de, eskiden olduğu gibi "keşke" demiyorum. bu iyi bir şey. geldiği gibi yaşıyorum hayatı. yokuşlarını da düzlüklerini de aynı şekilde karşılıyorum. ama manasızlık, bütün duygularımı kemiriyor bu sefer. öyle ruhsuzum ki, ve bunun için öyle "bir şeyler yapmalıyım" ki; feci saçmalıyorum bugünlerde ve çok yakında kocaman bir hata yapacağım biliyorum. sonrasında da biraz pişman olup üzüleceğim heralde, biraz hissedeceğim. amaç da bu ya; sağlıklı dozda bir acı.. oysa ben hata yapmamak için yaşarım aslında. etrafımdaki insanlar bir sürü şey yaşayıp bana pişmanlıklarını anlatırken, ben yapmaktan vazgeçtiğim şeyler için kendimle gurur duyarım; başkalarına ağlamam gerekmediği için. belki bu yüzden hayat hakkında gerçekten de bir bok bildiğim yok, bilmiyorum. ben, bekliyorum aslında hep, bekliyorum bana fark ettirmeden hata yaptıracak insanı ve bekledikçe darbe alıyorum: işte size bütün hayatım.
insan halbuki yalnız olmamalı kendiyle yüzleşirken, sıradan kelimeleri alıp sihirliymişçesine söyleyebilen birileri olmalı yanında. ama ben değemiyorum ki insanlara; hani aynada uzansan kendine parmaklarınla aranda bir boşluk kalır ya hep küçük de olsa, asla dokunamazsın kendine; onun gibi.. en yakın olduğum anda bile insanlarla aramda hep o boşluk var. sadece benimle mi ilgili bu, bilmiyorum. ama olmuyor, ve içimde sakladığım şeyler öyle birikip öyle ağırlaşıyor ki, hiçbir şekilde arınamıyorum onlardan. bir cümlelik de olsa bütün mesafemiz, zamandan bir okyanus da; birinin onu aşıp omuzlarımdan sarsmasını istiyorum sanırım, tüm biriktirdiklerim dökülsünler diye.
yine de, eskiden olduğu gibi "keşke" demiyorum. bu iyi bir şey. geldiği gibi yaşıyorum hayatı. yokuşlarını da düzlüklerini de aynı şekilde karşılıyorum. ama manasızlık, bütün duygularımı kemiriyor bu sefer. öyle ruhsuzum ki, ve bunun için öyle "bir şeyler yapmalıyım" ki; feci saçmalıyorum bugünlerde ve çok yakında kocaman bir hata yapacağım biliyorum. sonrasında da biraz pişman olup üzüleceğim heralde, biraz hissedeceğim. amaç da bu ya; sağlıklı dozda bir acı.. oysa ben hata yapmamak için yaşarım aslında. etrafımdaki insanlar bir sürü şey yaşayıp bana pişmanlıklarını anlatırken, ben yapmaktan vazgeçtiğim şeyler için kendimle gurur duyarım; başkalarına ağlamam gerekmediği için. belki bu yüzden hayat hakkında gerçekten de bir bok bildiğim yok, bilmiyorum. ben, bekliyorum aslında hep, bekliyorum bana fark ettirmeden hata yaptıracak insanı ve bekledikçe darbe alıyorum: işte size bütün hayatım.
11 Ekim 2010 Pazartesi
4 Ekim 2010 Pazartesi
yeni tanıştığım biriyle konuşuyorum, ve şunları fark ediyorum; benim artık ikili ilişkilerde deli gibi kompleksim, özgüven eksikliğim, ve karşı tarafa güvensizliğim var -ki aslında bunun sebebi de karşı tarafa %100 güvenme özlemi. ve garip bir iğneleme huyum oluştu, alınganlık yapıp da ota boka. bütün bunların nasıl göründüğü hakkında tahmin bile yürütemiyorum. sonunda ben de strateji canavarına dönüşeceğim sanırım. zaaflarını, acıyan yerlerini başkalarından saklamak ne kadar da zor; sırf senden korkup kaçmasınlar çünkü biriyle konuşmaya çok fazla ihtiyacın var diye..
20 Eylül 2010 Pazartesi
17 Eylül 2010 Cuma
fikirsiz yazı
"derse girmeyecek misin? e benimle gelsene o zaman" demişti. gülümsemişti.. duraktaydık, durup ona bakmıştım ve kendimden emin, gülümsemiştim. bütün sokakların, evlerin, insanların ve tramvayların; her şeyin yerli yerinde olduğunu düşündüğüm tek andı heralde. ne güzel unutuştu.
16 Eylül 2010 Perşembe
normal değil bu; bu öfke, bunca lanet okuma hiç normal değil. öyle bir anlık sinirle söylenen sözler değil bunlar; şimdiye dek bir şekilde birikmiş kocaman bir nefretin dışavurumu; en küçük çatlaktan dışarı sızıp da, denizdeki dalgalarla birlikte kabarmayı bekleyen. nasıl da kolay dökülüyor ağzından hepsi; hayattaki beceriksizliğinin hıncını çıkarmak ister gibi! nasıl da kendinden emin, hiç pişman olmayacağından nasıl da emin.. ve nasıl da aptal böyle zamanlarda. bizden iyi olduğunu sanırken nasıl da eğreti duruyor bütün o sevimli hayalleri üstünde!
hala bu şeylerle savaşacak gücüm var mı gerçekten, bir şeyleri idare etmeye çalışarak geçirdiğimiz böyle günlerle? bize acımamak için geçmişten güzel anılar aramaya hala enerjim var mı? aslında burdan kaçıp gitmek istememin bir sürü sebebi var, ama aralarında en büyüğü sanırım onlara benzemek istemeyişim.. çünkü o zaman her şey biter. yaptığım hiçbir şeyin bu saçma salak evrende bir anlamı kalmaz, bütün kelimelerim yere düşer ve kaybolur. sonucu yenilmekse, direnişimin bir anlamı olmaz, duyuyor musun, ne yazık ki hiç olmadı. öylece oturup kalbimin taş kesilmesini izlemek istemiyorum artık.
arizona dream'de grace'in söyledikleri geliyor aklıma hep. ve aklımın bütün şehirleri teker teker düşüyor. "bacaklarımı sevdin mi? ben onlardan nefret ediyorum. ellerime bak. bunlar benim ellerim değil; onun elleri.. sadece bekle, bir gün uyandığında baban gibi olacaksın. sadece bekle. bundan kaçabileceğini sanıyorsan, aptalsın demektir.. sonunda tamamen ona dönüşmeden önce kendimi öldüreceğim."
hala bu şeylerle savaşacak gücüm var mı gerçekten, bir şeyleri idare etmeye çalışarak geçirdiğimiz böyle günlerle? bize acımamak için geçmişten güzel anılar aramaya hala enerjim var mı? aslında burdan kaçıp gitmek istememin bir sürü sebebi var, ama aralarında en büyüğü sanırım onlara benzemek istemeyişim.. çünkü o zaman her şey biter. yaptığım hiçbir şeyin bu saçma salak evrende bir anlamı kalmaz, bütün kelimelerim yere düşer ve kaybolur. sonucu yenilmekse, direnişimin bir anlamı olmaz, duyuyor musun, ne yazık ki hiç olmadı. öylece oturup kalbimin taş kesilmesini izlemek istemiyorum artık.
arizona dream'de grace'in söyledikleri geliyor aklıma hep. ve aklımın bütün şehirleri teker teker düşüyor. "bacaklarımı sevdin mi? ben onlardan nefret ediyorum. ellerime bak. bunlar benim ellerim değil; onun elleri.. sadece bekle, bir gün uyandığında baban gibi olacaksın. sadece bekle. bundan kaçabileceğini sanıyorsan, aptalsın demektir.. sonunda tamamen ona dönüşmeden önce kendimi öldüreceğim."
8 Eylül 2010 Çarşamba
birine söylemek istediğim bir şeyler var. bunun için başka bir sürü sebep sayabilirim, ama yaparsam, bal gibi de kendimi iyi hissetmek için yapacağım bunu. bir zamanlar sevdiğim ama şimdi arkadaş olmayı pek de istemediğim (çünkü beceremediğim) birine, kocaman, kenarından köşesinden zorlama cümleler sarkan sevimsiz bir özürle gideceğim. çok gecikmiş, dürüstlük dozu biraz kaçırılmış gereksiz bir açıklama. sanırım kötü kız olmaya devam etmek, bundan daha az kötü. bilmiyorum.
5 Eylül 2010 Pazar
i'm not gonna live for you
or die for you
won't do anything anymore for you
cuz you leave me here on the other side
you leave me here on the other side
not gonna shed one more tear for you
shed one more tear for you
i'm not gonna shed one more tear for you
at least not til sunday afternoon
sunday afternoon
3 Eylül 2010 Cuma
biraz da kendimi.. kendimi?
bugünlerde herkes danalar gibi yatadursun hala, benim yarın 08.30'da dersim var! bu geride bıraktığım yaz tatiline 'tatil' demeye dilim varmıyor zaten. kısalığını da geçtim de, ben kafamdaki her şeyin bokunu çoktan çıkardığımı, artık düşünmeye gerek olmadığını bir şekilde kendime kabul ettirip tertemiz bir zihinle başlayacaktım bu döneme, hehe. öyle diyordum. tabi karmakarışık kalakaldım her zamanki gibi. ama aslında bütün gün söve söve hocaların peşinden koşturup dursak da bana iyi geldi bu tempo sanırım. düşüncelerimin her an değişebildiği bir dönemdeyim. veya öyleydim - aslında, tam şu an, stabil gibiyim! uyku anını sevmemeye başladım mesela, uyku öncesi anı ya da; o an aklımdan geçenlerden nefret ediyorum. ki o sırf anlar için uykuya yatmışlığım var benim. bütün gün derste dikkatim toplanmış - kaşlarım çatılmış halde söylenenleri yakalayıp not almaya çalışmayı, ayakta durmaktan her yerimin ağrımasını falan tercih ederim sanırım o ana. geçen gün onun yüzünden, sırf onu alt edemeyişim yüzünden gözlerim şiş uyandım. ama alışıyorum galiba savaşmaya. biraz ateşim çıkıyor, titriyorum; sonra düzeliyorum. kafamın bir saniyeliğine bile boşalmamasını istiyorum, lütfen. boşaldığı anda bok gibi hissedeceğim yine. yalnız kalacağım yine. düşünecek bir şeylerim olsun hep, hep taşıyabileceğimin son haddinde sorumluluklarım olsun. olmadığı gün, sen gel.
"artık tam sopalıksın ama saçmalama, mutluluğu bekle ki gelsin! çılgın mısın? mutlu olmayı öğreniceksin şeyda, kendini mutlu etmeyi öğreniceksin biliyosun da aslında etik olmak zorunda değil tarzın da olmayabilir ama istiyosan ulaşırsın. biraz da kendini düşünür müsün artık?"
2 Eylül 2010 Perşembe
bak burada beyaz ellerin
biraz eksik sarıyorsa belimi
görmemiş der geçerim
şeffaf çizdim ben zaten kendimi
29 Ağustos 2010 Pazar
22 Ağustos 2010 Pazar
-I'm exhausted, I'm going to wake up now.
normalde beni çıldırma noktasına getiren bazı şeyleri kabullenişim rüyalarda başlıyor. bir şeyler hakkında yanıldığımı anlayışım mesela, gerçekten özlediğimi veya. uykusuzluk çektiğim üç geceden sonra yine öyle, deli saçması bir rüya gördüm, uyandığımda şaşkındım biraz. ama galiba benim zamanlamalarım hep yanlış. of neyse. küçük iskender "hüzün hastası bir hayvansın" diyor ya şiirinde hani. ben artık biraz ara vereceğim bir şeylere. gerçekten yoruldum.
20 Ağustos 2010 Cuma
aslında ben her zaman böyle can sıkıcı değilim. aslında ben de eğlenceli olabilirim, hayal kurabilirim, ve onları gerçekleştirmek için umut biriktirebilirim. ama öyle yapayalnız hissediyorum ki bazen, bunların hiçbir önemi olmuyor. o zaman en iyimser halim, sokakta yürürken kendini rüya gördüğüne inandırmaya çalışıyor. evet, yalnızlık gerçekten de zekayı, mizah duygusunu, direnme gücünü, hatta hayalleri bile yeniyor. buraya yazıp sildiğim her cümlenin nedeni de o; anlamsızlaştırıyor çünkü. kime ne anlatabilirim ki, kahramansız bir hikaye benimki. ne yazık ki şu an kendimi bir böcek kadar bile hissetmiyorum; benden de aşağılık bir yığın insan yüzünden.
19 Ağustos 2010 Perşembe
15 Ağustos 2010 Pazar
28 Temmuz 2010 Çarşamba
günaydın.
geçen gün izlediğim filmde, kadın
yani aşık olduğu adam uğruna kadın olmuş bir kadın
-burası biraz karışık-
her şeye rağmen, onu hala seviyor musun? sorusunun cevabına
evet, diyordu. onu hala seviyorum
ben onun yaratığıyım.
söz konusu adamın piçin önde gideni olması bir yana
vereceğini bildiğim
ama vermesini en son isteyeceğim cevaptı bu.
sonra ben de "her şeye rağmen"in anlamını düşündüm.
kocaman bir "her şey" orda duruyor.
hayır; sadece durmuyor, içinde fırtınalar koparıyor, denizlerini taşırıyor
gördüğün en sahici kıyamet kısacası.
hem de muhtemelen o bunları tahmin bile etmemişken oluyor hepsi.
umursamamışken
"cahil melekler" gibi aslında, farkında olmadan dokunduğu hayatları değiştiren,
ama onun şeytani versiyonu.
senin binbir zahmetle koruduğun azıcık iyimserliğin var ya,
ondan fütursuzca kocaman bir ısırık alıyor o;
biraz çiğnedikten sonra hepsini tükürecek halbuki.
işte "her şeye rağmen"in sakladıkları.
sevmek, tehlikeli bir şey
küpüne zarar cinsten hani.
ne zaman başladığını kestirmek zor,
bitiş noktasıysa hepten kayıp
geçmişin silinemeyecek tek kısmı belki sevmek.
çünkü fırtınanın ortasında o toz bulutunun arkasına baktığında bile,
göremesen de, aslında bilirsin
ne söylersen söyle, her şeye rağmen
şimdiye dek sevdiğin herkesi sevmeye devam edeceksin.
yerine kimseyi koyamayacaksın
ve bu yüzden hep acı çekeceksin.
üstelik, bil bakalım ne, bunun için kimseyi suçlayamazsın da.
hepsini sen omuzlamak zorundasın.
belki izlediğin tuhaf bir fransız filmini suçlarsın, sana hatırlattıkları için, o kadar
gerisi içini parçalara böler, sık sık aklını kaçırırsın,
düşündükçe cam kırıkları kusarsın.
yani aşık olduğu adam uğruna kadın olmuş bir kadın
-burası biraz karışık-
her şeye rağmen, onu hala seviyor musun? sorusunun cevabına
evet, diyordu. onu hala seviyorum
ben onun yaratığıyım.
söz konusu adamın piçin önde gideni olması bir yana
vereceğini bildiğim
ama vermesini en son isteyeceğim cevaptı bu.
sonra ben de "her şeye rağmen"in anlamını düşündüm.
kocaman bir "her şey" orda duruyor.
hayır; sadece durmuyor, içinde fırtınalar koparıyor, denizlerini taşırıyor
gördüğün en sahici kıyamet kısacası.
hem de muhtemelen o bunları tahmin bile etmemişken oluyor hepsi.
umursamamışken
"cahil melekler" gibi aslında, farkında olmadan dokunduğu hayatları değiştiren,
ama onun şeytani versiyonu.
senin binbir zahmetle koruduğun azıcık iyimserliğin var ya,
ondan fütursuzca kocaman bir ısırık alıyor o;
biraz çiğnedikten sonra hepsini tükürecek halbuki.
işte "her şeye rağmen"in sakladıkları.
sevmek, tehlikeli bir şey
küpüne zarar cinsten hani.
ne zaman başladığını kestirmek zor,
bitiş noktasıysa hepten kayıp
geçmişin silinemeyecek tek kısmı belki sevmek.
çünkü fırtınanın ortasında o toz bulutunun arkasına baktığında bile,
göremesen de, aslında bilirsin
ne söylersen söyle, her şeye rağmen
şimdiye dek sevdiğin herkesi sevmeye devam edeceksin.
yerine kimseyi koyamayacaksın
ve bu yüzden hep acı çekeceksin.
üstelik, bil bakalım ne, bunun için kimseyi suçlayamazsın da.
hepsini sen omuzlamak zorundasın.
belki izlediğin tuhaf bir fransız filmini suçlarsın, sana hatırlattıkları için, o kadar
gerisi içini parçalara böler, sık sık aklını kaçırırsın,
düşündükçe cam kırıkları kusarsın.
20 Temmuz 2010 Salı
17 Temmuz 2010 Cumartesi
kırmızı ojelerimi sürdüm. bir filmim var, kocaman adamla küçük kızın aşkını anlatan. dünyanın en güzel şarkısını dinliyorum şu an. ben kendimi bildim bileli mutsuzum, sorun değil. bugün her şeyin, herkesin, unutulduğunu konuştuk. bunu hep biliriz. geciktirmek isteriz ki, anlamlı olsun yaşadıklarımız. gerçekler soğuk değil; ılık, biraz da ıslak... hepsine dayanılıyor. zaman geçtikçe, biraz kuruyor. bir kez daha söylemeliyim, her şey unutuluyor. güzel şeyler de oluyor tabii. onları hatırlamak, hayattaki en büyük molamız bazen. yine güzel şeyler olacak. bir ihtimal, giderken acıtacak, diğer ihtimaliyse bilmiyorum. gerçekten özgür hissetseydim kararlarım nasıl, ne kadar değişirdi merak ediyorum. keşke bir sigaram olsaydı. biliyor musun, şu an, 17 temmuz cumartesi saat 1i 20 geçe, her türlü çılgınlığı yapmaya hazırım, yeter ki biri bana benimle gel desin. sanırım kafam güzel biraz. sabah olduğunda korkmaya devam edeceğim. bir de özlemeye. ama artık faydası yok. artık kimseyi suçlamıyorum hiçbir şey için. sadece, bazı şeyleri düzeltmeye çalışmak saçma. bazı şeyler düzelmez. zaman geçer. unuturuz. unutup iyi olacağız yine. arada bir hatırlayıp iç çekeriz belki, o kadar.
26 Haziran 2010 Cumartesi
15 Haziran 2010 Salı
13 Haziran 2010 Pazar
12 Haziran 2010 Cumartesi
31 Mayıs 2010 Pazartesi
24 Mayıs 2010 Pazartesi
öyle dalgınım ki son zamanlarda;
anneme sürpriz yapmak için aldığım pastayı on dakikalık yolda nasılsa tepetaklak ettim
park yerinden çıkarken arkamda duran koca arabaya çarptım
cüzdanımı evde bıraktığımı ancak bir kucak dolusu fotokopi çektirdikten sonra anladım
gözlerim acımaya başlayana kadar lenslerimi çıkarmayı,
telefonumu şarj etmeyi,
gitmem gereken yerleri, saatleri
söylemem gereken sözleri unuttum.
ablam gelip ne yapıyorsun diye sormasa farkında bile değildim dakikalardır yatağımın üstünde oturup boşluğa baktığımın.
iyi ki diyorum etrafımda insanlar var, döktüklerimi toplayacak..
anneme sürpriz yapmak için aldığım pastayı on dakikalık yolda nasılsa tepetaklak ettim
park yerinden çıkarken arkamda duran koca arabaya çarptım
cüzdanımı evde bıraktığımı ancak bir kucak dolusu fotokopi çektirdikten sonra anladım
gözlerim acımaya başlayana kadar lenslerimi çıkarmayı,
telefonumu şarj etmeyi,
gitmem gereken yerleri, saatleri
söylemem gereken sözleri unuttum.
ablam gelip ne yapıyorsun diye sormasa farkında bile değildim dakikalardır yatağımın üstünde oturup boşluğa baktığımın.
iyi ki diyorum etrafımda insanlar var, döktüklerimi toplayacak..
23 Mayıs 2010 Pazar
22 Mayıs 2010 Cumartesi
sessizleşin çocuklar, sessizliğe ihtiyaç var
tam da uykuyla uyanıklığın arasındayken kurulan hayaller, bunun zihne yansıttığı görüntüler ne kadar ilginç, güzel. çok büyülü çünkü sadece aklından geçirdiğin herhangi bir şey hakkında bilinçaltın hızla çalışıp deli senaryolar üretiyor. işte böyle rüyalar görmekteydim ben de az önce; uyandırılmadan. aklımda kalan en son şey, bir zamanlar sahiden önem verdiğim biriyle konuşup, "hepimiz için her şey sandığımızdan çok daha zor" dediğim.
"bir zamanlar", "eskiden" kavramları da ne garip aslında. bir şeylerin belli bir zaman önce çok farklı işlediği bir hayat yaşamak, ne garip. sanki aynı gözlerden bakmıyormuşuz artık, ellerimiz aynı eller değillermiş gibi. bugün ders çalışırken istemsiz telefonumu aldım, "çok mutsuzum" yazdım ama gönderecek kimsemin olmadığını sonra fark ettim. eskiden -
her neyse.
şu günlerde yaşamak benim için bir zorunluluk gibi, o yüzden çok saçma geliyor. bazı şeyler konusunda kafam çok karışık, bazı şeyler için hazır mıyım, bilmiyorum. nasıl bir doktor olacağım mesela; şaka maka dün ilk defa servise çıktık. seneye bambaşka bir hayatım olacak, stajlar, nöbetler. aslında böyle bir koşuşturmaca içine girmeye ihtiyacım olabileceğini düşünüyorum ama, çok soru işaretim var, gerçekten. kendi sağlığımı bu kadar ihmal edişim, akciğer kanseri dersinden sonra çıkıp anfinin önünde pişkin pişkin sigara içişlerim düşününce oldukça rahatsız edici mesela.. tamam doktor dediğin kişinin herkese "örnek" olması gerektiğine falan inanmıyorum ama, babamın sigara içtiği zamanlarda sigaranın zararları hakkında konuşması bana hiç inandırıcı gelmiyordu. gerçi on sene önce falandı bu, eheh, inanmayıp sigaraya başlamış değilim tabi.. ama doktorlarınki de o hesap işte. ben hasta olsam ve sigara içen doktorum bana sigara içmemem gerektiğini söylese, elbette içmemem gerekir ama ona fena halde sinir olurdum. niye bu kadar empati kurmam gereksin, onu da bilmiyorum gerçi. neyse, zaten daha yolun yarısındayım, bu konuda bir karar vermek için yeterince zamanım olacak. bir de şu var; bazı konularda soğukkanlılığımı bir çok insandan daha iyi koruyabildiğimi düşünürken son zamanlarda şüpheliyim bundan. bugünlerde babannemin tansiyonu fırlıyor arada bir, geçen gün babamların gecenin bir yarısı babannemi hastaneye götürmeleri gerekti ve ben, geceleri "lütfen aileme hiçbir şey olmasın, olursa da bana olabilir!" diye dua eden 8 yaş kalbimle korkuyorum şimdi onun için. belki normal, belki tuhaf bu kadar korkmam bilmiyorum. ama elimden bir şey gelmiyor. yani kafam karışık, çok karışık işte. ve bir şeyleri yoluna koymak zorunda oluşum, beni tam anlamıyla yiyip bitiriyor. mecburiyet ağır geliyor, saçma geliyor, taşıyamıyorum, ittiremiyorum, yerimde sayıyorum zorunluluklarımla o yüzden..
tam bu noktada devreye keşkeler giriyor.. iyi halt ediyorlar: keşke ne yapıp edip mutlu olmaya çalışmak zorunda olmasaydım; kendiliğimden olsaydım. ve keşke seni düşünmemek zorunda olmasaydım, bir de aramamak..
"bir zamanlar", "eskiden" kavramları da ne garip aslında. bir şeylerin belli bir zaman önce çok farklı işlediği bir hayat yaşamak, ne garip. sanki aynı gözlerden bakmıyormuşuz artık, ellerimiz aynı eller değillermiş gibi. bugün ders çalışırken istemsiz telefonumu aldım, "çok mutsuzum" yazdım ama gönderecek kimsemin olmadığını sonra fark ettim. eskiden -
her neyse.
şu günlerde yaşamak benim için bir zorunluluk gibi, o yüzden çok saçma geliyor. bazı şeyler konusunda kafam çok karışık, bazı şeyler için hazır mıyım, bilmiyorum. nasıl bir doktor olacağım mesela; şaka maka dün ilk defa servise çıktık. seneye bambaşka bir hayatım olacak, stajlar, nöbetler. aslında böyle bir koşuşturmaca içine girmeye ihtiyacım olabileceğini düşünüyorum ama, çok soru işaretim var, gerçekten. kendi sağlığımı bu kadar ihmal edişim, akciğer kanseri dersinden sonra çıkıp anfinin önünde pişkin pişkin sigara içişlerim düşününce oldukça rahatsız edici mesela.. tamam doktor dediğin kişinin herkese "örnek" olması gerektiğine falan inanmıyorum ama, babamın sigara içtiği zamanlarda sigaranın zararları hakkında konuşması bana hiç inandırıcı gelmiyordu. gerçi on sene önce falandı bu, eheh, inanmayıp sigaraya başlamış değilim tabi.. ama doktorlarınki de o hesap işte. ben hasta olsam ve sigara içen doktorum bana sigara içmemem gerektiğini söylese, elbette içmemem gerekir ama ona fena halde sinir olurdum. niye bu kadar empati kurmam gereksin, onu da bilmiyorum gerçi. neyse, zaten daha yolun yarısındayım, bu konuda bir karar vermek için yeterince zamanım olacak. bir de şu var; bazı konularda soğukkanlılığımı bir çok insandan daha iyi koruyabildiğimi düşünürken son zamanlarda şüpheliyim bundan. bugünlerde babannemin tansiyonu fırlıyor arada bir, geçen gün babamların gecenin bir yarısı babannemi hastaneye götürmeleri gerekti ve ben, geceleri "lütfen aileme hiçbir şey olmasın, olursa da bana olabilir!" diye dua eden 8 yaş kalbimle korkuyorum şimdi onun için. belki normal, belki tuhaf bu kadar korkmam bilmiyorum. ama elimden bir şey gelmiyor. yani kafam karışık, çok karışık işte. ve bir şeyleri yoluna koymak zorunda oluşum, beni tam anlamıyla yiyip bitiriyor. mecburiyet ağır geliyor, saçma geliyor, taşıyamıyorum, ittiremiyorum, yerimde sayıyorum zorunluluklarımla o yüzden..
tam bu noktada devreye keşkeler giriyor.. iyi halt ediyorlar: keşke ne yapıp edip mutlu olmaya çalışmak zorunda olmasaydım; kendiliğimden olsaydım. ve keşke seni düşünmemek zorunda olmasaydım, bir de aramamak..
20 Mayıs 2010 Perşembe
16 Mayıs 2010 Pazar
her şey geçer, hayat kalır
beş günlük eve kapanışımın ardından, sanırım iyileştim
kabuslar, kafamda dönüp duran kelimeler, ıslanmış mendiller ve
canıma kast eden şarkılardan sonra,
şimdi aynada tanımadığım bakışlarım var benim.
ama bu iyi bir şey olmalı, öyle olmalı çünkü değiştim.
belki komik ama, artık mutlu olabileceğime inanmıyorum.
benim için önemli olan bir çok şey, artık yok.
parmak şıklatır gibi hani, bir anda
bir şeylerin sonundayım, artık kimseden
artık hayattan bekleyecek bir şey yok
ama bu iyi bir şey olmalı,
öyle olmalı çünkü artık bir şeylere başlıyorum.
ve tuhaf mı bilmem ama, şimdi ben bunları düşünürken bir yandan, kimseyi değil,
sadece kelimelerini bildiğim, hiç görmediğim, görmeyeceğim bir adamı özlüyorum.
"bir kitabın hayatını değiştirdiğini söyleyen insanlarla
dalga geçeriz biz
öyle olmayı dileriz aslında.
ama bizim sihirli değneğimiz hem mantıklı olmalı
hem gerçekten sihirli..."
kabuslar, kafamda dönüp duran kelimeler, ıslanmış mendiller ve
canıma kast eden şarkılardan sonra,
şimdi aynada tanımadığım bakışlarım var benim.
ama bu iyi bir şey olmalı, öyle olmalı çünkü değiştim.
belki komik ama, artık mutlu olabileceğime inanmıyorum.
benim için önemli olan bir çok şey, artık yok.
parmak şıklatır gibi hani, bir anda
bir şeylerin sonundayım, artık kimseden
artık hayattan bekleyecek bir şey yok
ama bu iyi bir şey olmalı,
öyle olmalı çünkü artık bir şeylere başlıyorum.
ve tuhaf mı bilmem ama, şimdi ben bunları düşünürken bir yandan, kimseyi değil,
sadece kelimelerini bildiğim, hiç görmediğim, görmeyeceğim bir adamı özlüyorum.
"bir kitabın hayatını değiştirdiğini söyleyen insanlarla
dalga geçeriz biz
öyle olmayı dileriz aslında.
ama bizim sihirli değneğimiz hem mantıklı olmalı
hem gerçekten sihirli..."
2 Mayıs 2010 Pazar
28 Nisan 2010 Çarşamba
cennet
sıcak bir öğleden sonra, sessiz ve loş mutfak, masanın üstünde bir bardağın içine konulmuş papatyalar, balkondan gelen hafif rüzgarla uçuşan tül.
17 Nisan 2010 Cumartesi
sebepsiz ve sonuçsuz.
hayatımda kendimi "açacak" kimsenin olmaması, gerçekten kötü bir şey. uzunca bir süredir, bu yüzden bir şey eksik; bu yüzden bu kadar mutsuzum. şimdiye dek hayatımın her döneminde bir en yakınım olmuştu çünkü; hiçbir şeyi anlatmaktan çekinmeyeceğim. fakat şimdi, söylediğim sözler, genellikle insanlara değmiyor bile. bu yüzden kimseye anlatacak bir şey kalmadı.
dünyanın en çaresiz cümlesini bilirsin: cevabı sessizlik olan bir "kendimi çok yalnız hissediyorum."dur o. ne var biliyor musun? ben bunu söylerken, içim üşümüyor artık; sanki bütün hislerim ve bütün insanlığımla birlikte, dondurulmuş gibiyim. en yalın anlamıyla, içimde bir damla sevgi kalmamış gibi hissediyorum. bitmedi. bundan daha kötüsüyse, utanç. hissettiklerim - ya da hissedemediklerim yüzünden kendimden utanmaya başladım. öyle ki, içimdeki her şeyi ezip en üste çıkıyor; düşündürtmüyor, kendimi kendime yok saydırıyor bu utanç. böyle biri olmam planlanmamıştı. şu an bulunduğum noktadan geri dönüp başka biri olmaya çalışmaksa, komik bir çaba olur ancak.
eskiden tanıdığım birinin son konuşmamızda bana söylediği şeyler geliyor aklıma: "yeni bir şeyler inşa ediyorsun demek. evet, bir inşaat var, ama temeli yok." o bunu bilmiyor ama; artık kaybetmem sandığım her şey, elimden kayıp tuzla buz oluyor son zamanlarda. ve ben, söyledikleri için onu affetmediğim iki yıldan sonra ona hak veriyorum. evet, uğraştığım çoğu şey, kendim için yaptıklarım, arkadaşlıklarım, olduğumu düşündüğüm kişi, benimle olduklarını düşündüğüm kişiler; hiçbirinin gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmamış aslında. gördüğüm her şey biraz eksikmiş, sahip olduklarım asla hissettiklerim kadar değilmiş. miş, miş, miş.
tabii, bir gün bunlar sona erecek. ve ben iyi olacağım. bunu ben dışında herkes biliyor. yalnızca bana, şu anda, benden herhangi bir şey olurmuş gibi gelmiyor. çünkü artık 16 yaşında değilim. ve bende bir şeyler yoluna girmiyor.
dünyanın en çaresiz cümlesini bilirsin: cevabı sessizlik olan bir "kendimi çok yalnız hissediyorum."dur o. ne var biliyor musun? ben bunu söylerken, içim üşümüyor artık; sanki bütün hislerim ve bütün insanlığımla birlikte, dondurulmuş gibiyim. en yalın anlamıyla, içimde bir damla sevgi kalmamış gibi hissediyorum. bitmedi. bundan daha kötüsüyse, utanç. hissettiklerim - ya da hissedemediklerim yüzünden kendimden utanmaya başladım. öyle ki, içimdeki her şeyi ezip en üste çıkıyor; düşündürtmüyor, kendimi kendime yok saydırıyor bu utanç. böyle biri olmam planlanmamıştı. şu an bulunduğum noktadan geri dönüp başka biri olmaya çalışmaksa, komik bir çaba olur ancak.
eskiden tanıdığım birinin son konuşmamızda bana söylediği şeyler geliyor aklıma: "yeni bir şeyler inşa ediyorsun demek. evet, bir inşaat var, ama temeli yok." o bunu bilmiyor ama; artık kaybetmem sandığım her şey, elimden kayıp tuzla buz oluyor son zamanlarda. ve ben, söyledikleri için onu affetmediğim iki yıldan sonra ona hak veriyorum. evet, uğraştığım çoğu şey, kendim için yaptıklarım, arkadaşlıklarım, olduğumu düşündüğüm kişi, benimle olduklarını düşündüğüm kişiler; hiçbirinin gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmamış aslında. gördüğüm her şey biraz eksikmiş, sahip olduklarım asla hissettiklerim kadar değilmiş. miş, miş, miş.
tabii, bir gün bunlar sona erecek. ve ben iyi olacağım. bunu ben dışında herkes biliyor. yalnızca bana, şu anda, benden herhangi bir şey olurmuş gibi gelmiyor. çünkü artık 16 yaşında değilim. ve bende bir şeyler yoluna girmiyor.
11 Nisan 2010 Pazar
jai guru de va om!
zaten magritte tablosunun içine girip, across the universe söylemek; rufus wainwright'tan daha çok kime yakışabilir ki.
10 Nisan 2010 Cumartesi
wish i had a river...
3 Nisan 2010 Cumartesi
seni özlediğimi söylersem, bir dahaki sefere özlemiyormuşum gibi yapmak daha zor olur. gitme dersem, gittiğinde ne kadar yalnız hissettiğimi anlarsın; karşında savunmasız kalırım. sonra bir şey dersin, belki demezsin; üzülürüm. bilirsin, ben hep mutsuz olmak için uğraşırım. dışarısı bahar bir cumartesi akşamı, evde tek başıma oturup illet bir şarkı eşliğinde hayatımı düşünerek, bunu başarırım da. sen yoksundur. ama yokluğunu duymak saçmadır, sen zaten olsa olsa hayalsindir. ne yapacağımı bilememekten yorgun düşerim. bir türlü sonu gelmez.
sonu gelmez.
sonu gelmez.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








