28 Nisan 2010 Çarşamba
cennet
sıcak bir öğleden sonra, sessiz ve loş mutfak, masanın üstünde bir bardağın içine konulmuş papatyalar, balkondan gelen hafif rüzgarla uçuşan tül.
17 Nisan 2010 Cumartesi
sebepsiz ve sonuçsuz.
hayatımda kendimi "açacak" kimsenin olmaması, gerçekten kötü bir şey. uzunca bir süredir, bu yüzden bir şey eksik; bu yüzden bu kadar mutsuzum. şimdiye dek hayatımın her döneminde bir en yakınım olmuştu çünkü; hiçbir şeyi anlatmaktan çekinmeyeceğim. fakat şimdi, söylediğim sözler, genellikle insanlara değmiyor bile. bu yüzden kimseye anlatacak bir şey kalmadı.
dünyanın en çaresiz cümlesini bilirsin: cevabı sessizlik olan bir "kendimi çok yalnız hissediyorum."dur o. ne var biliyor musun? ben bunu söylerken, içim üşümüyor artık; sanki bütün hislerim ve bütün insanlığımla birlikte, dondurulmuş gibiyim. en yalın anlamıyla, içimde bir damla sevgi kalmamış gibi hissediyorum. bitmedi. bundan daha kötüsüyse, utanç. hissettiklerim - ya da hissedemediklerim yüzünden kendimden utanmaya başladım. öyle ki, içimdeki her şeyi ezip en üste çıkıyor; düşündürtmüyor, kendimi kendime yok saydırıyor bu utanç. böyle biri olmam planlanmamıştı. şu an bulunduğum noktadan geri dönüp başka biri olmaya çalışmaksa, komik bir çaba olur ancak.
eskiden tanıdığım birinin son konuşmamızda bana söylediği şeyler geliyor aklıma: "yeni bir şeyler inşa ediyorsun demek. evet, bir inşaat var, ama temeli yok." o bunu bilmiyor ama; artık kaybetmem sandığım her şey, elimden kayıp tuzla buz oluyor son zamanlarda. ve ben, söyledikleri için onu affetmediğim iki yıldan sonra ona hak veriyorum. evet, uğraştığım çoğu şey, kendim için yaptıklarım, arkadaşlıklarım, olduğumu düşündüğüm kişi, benimle olduklarını düşündüğüm kişiler; hiçbirinin gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmamış aslında. gördüğüm her şey biraz eksikmiş, sahip olduklarım asla hissettiklerim kadar değilmiş. miş, miş, miş.
tabii, bir gün bunlar sona erecek. ve ben iyi olacağım. bunu ben dışında herkes biliyor. yalnızca bana, şu anda, benden herhangi bir şey olurmuş gibi gelmiyor. çünkü artık 16 yaşında değilim. ve bende bir şeyler yoluna girmiyor.
dünyanın en çaresiz cümlesini bilirsin: cevabı sessizlik olan bir "kendimi çok yalnız hissediyorum."dur o. ne var biliyor musun? ben bunu söylerken, içim üşümüyor artık; sanki bütün hislerim ve bütün insanlığımla birlikte, dondurulmuş gibiyim. en yalın anlamıyla, içimde bir damla sevgi kalmamış gibi hissediyorum. bitmedi. bundan daha kötüsüyse, utanç. hissettiklerim - ya da hissedemediklerim yüzünden kendimden utanmaya başladım. öyle ki, içimdeki her şeyi ezip en üste çıkıyor; düşündürtmüyor, kendimi kendime yok saydırıyor bu utanç. böyle biri olmam planlanmamıştı. şu an bulunduğum noktadan geri dönüp başka biri olmaya çalışmaksa, komik bir çaba olur ancak.
eskiden tanıdığım birinin son konuşmamızda bana söylediği şeyler geliyor aklıma: "yeni bir şeyler inşa ediyorsun demek. evet, bir inşaat var, ama temeli yok." o bunu bilmiyor ama; artık kaybetmem sandığım her şey, elimden kayıp tuzla buz oluyor son zamanlarda. ve ben, söyledikleri için onu affetmediğim iki yıldan sonra ona hak veriyorum. evet, uğraştığım çoğu şey, kendim için yaptıklarım, arkadaşlıklarım, olduğumu düşündüğüm kişi, benimle olduklarını düşündüğüm kişiler; hiçbirinin gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmamış aslında. gördüğüm her şey biraz eksikmiş, sahip olduklarım asla hissettiklerim kadar değilmiş. miş, miş, miş.
tabii, bir gün bunlar sona erecek. ve ben iyi olacağım. bunu ben dışında herkes biliyor. yalnızca bana, şu anda, benden herhangi bir şey olurmuş gibi gelmiyor. çünkü artık 16 yaşında değilim. ve bende bir şeyler yoluna girmiyor.
11 Nisan 2010 Pazar
jai guru de va om!
zaten magritte tablosunun içine girip, across the universe söylemek; rufus wainwright'tan daha çok kime yakışabilir ki.
10 Nisan 2010 Cumartesi
wish i had a river...
3 Nisan 2010 Cumartesi
seni özlediğimi söylersem, bir dahaki sefere özlemiyormuşum gibi yapmak daha zor olur. gitme dersem, gittiğinde ne kadar yalnız hissettiğimi anlarsın; karşında savunmasız kalırım. sonra bir şey dersin, belki demezsin; üzülürüm. bilirsin, ben hep mutsuz olmak için uğraşırım. dışarısı bahar bir cumartesi akşamı, evde tek başıma oturup illet bir şarkı eşliğinde hayatımı düşünerek, bunu başarırım da. sen yoksundur. ama yokluğunu duymak saçmadır, sen zaten olsa olsa hayalsindir. ne yapacağımı bilememekten yorgun düşerim. bir türlü sonu gelmez.
sonu gelmez.
sonu gelmez.
25 Mart 2010 Perşembe
en mükemmel ölüm şekli!
bir film vardı; the core diye. güzel bir film olduğundan değil ama o zamanlar bu tip "dünyanın sonu" bilimkurgularına meraklı olan şahsımın baya ilgisini çekmişti. kahraman grubumuz dünyanın derinliklerine taa çekirdeğe kadar gidip orda yeterli güçte patlamalar falan yapmaya çalışıyorlardı filmde. çünkü soğuyormuş çekirdek meğersem, dönmüyormuş artık.. tabi oraya gidecekleri mekiğimsi aleti yapmak için önce çekirdek ısısına dayanıklı süpersonik bi madde buldular işte.. amerikalılar sonuçta! neyse, o saçma sapan filmde bir sahne vardı. ilk defa o zaman gerçekten nasıl ölmek istediğimi düşünmüştüm sanırım. gruptaki uyuz ama karizmatik bilim adamı, mekikten fırlatacakları şeyin içinde sıkışıyordu, sonra "beni boşverin" deyip patlayıcılarla birlikte fırlatılmaya razı oluyordu. patlamadan önce zamanı vardı biraz; film boyunca sürekli kullandığı ses kaydedicisini çıkarıp son kez birşeyler kaydediyordu ona.. sonra bi anda, belki saliselik, patlama gerçekleşiyordu ve adam hiç acı bile duymadan, acı duymasına vakit bile kalmadan ortadan kayboluyordu.. ben de öyle ölmek isterdim işte. bütün hücrelerim aynı anda farklı yönlere dağılsın isterdim. o filmi izlediğimden beri daha güzelini düşünemiyorum. uykuda ölmek, hap içerek intihar etmek, yüksek dozda uyuşturucudan ölmek. hiçbiri yeterince iyi değil! ne zaman laf ölümden açılsa ve biri nasıl ölmek istediğinden bahsetse, aklıma bu sahne gelir.. öyle işte.
20 Mart 2010 Cumartesi
life is a pigsty
ben baya yalnızım bugünlerde.
sürekli uyuyorum.
sürekli.
uyandığımda kötü haberler alıyorum genelde.
hala yolunda giden bir şey yok gibi.
belki bunları bilmek kendini biraz şanslı hissettirir sana.
belki hoşuna bile gider.
başıma gelenlerin bir çoğunu hak ettim ben.
bir şeyler geçiyor.
çok zor olanları bile.
ama bazı şeyler, hiç değişmiyor.
hayatım koca bir bok çukuru.
sen yoksun.
bazı şeylere katlanamıyorum.
sen yokken daha da çekilmez oluyorum.
o yüzden gelmeni beklemiyorum.
beni tanıdığını sanmıyorum.
çünkü beni tanımlayacak bir kaç kelime bulmak gerekseydi,
mutsuz, sıkıcı ve tuhaf; gayet yerinde olurdu.
sen bunu kabul etmezdin.
yine de beni haklı çıkardın.
bugün bir arkadaşımın yazdığı bir şey canımı acıttı.
dünyada nerede olmak istediğini bilmeyen insanlar "mutsuz insanlar"mış.
mutluluksa, "işte burdayım, dünyada olmak istediğim yerde" diyebilmekmiş.
ben, sadece neyi istemediğimi biliyorum.
ve işe bak ki,
istemediğim şeylerle dolu hayatım.
bir yanlışlık olmalı.
evet bir yanlışlık var.
sen yoksun.
birazcık bile.
bazen geriye bakıp, kendimle düştüğüm çelişkileri buluyorum oyun oynar gibi.
hem gururluyum hem yardıma muhtaç.
bana yardım etmek istiyorsan, bana yardım edeceğini söylememelisin mesela.
biliyorum, yorucu..
ben naptığımı bilmiyorum, bilmiyorsun.
etrafımdaki insanlar, ikiyüzlü hissettiriyor.
kaçamıyorum.
kafamın içinde yankılanıyor.
burda her şey çok karmaşık.
ve sen yoksun.
hayatım koca bir bok çukuru.
değer yargılarımı kaybettim.
dostlarımı kaybettim.
hayallerimi kaybettim.
umudum, çok kırılgan.
öyle ki birilerine ondan bahsetmeye korkuyorum.
sana güvenmiyorum, hiç güvenmedim.
gelmeni istemiyorum.
ama olmayışın, bir şeylere sebep oluyor hala.
saçmalatıyor.
oturup bunları yazdırıyor.
canım sıkılıyor..
sürekli uyuyorum.
sürekli.
uyandığımda kötü haberler alıyorum genelde.
hala yolunda giden bir şey yok gibi.
belki bunları bilmek kendini biraz şanslı hissettirir sana.
belki hoşuna bile gider.
başıma gelenlerin bir çoğunu hak ettim ben.
bir şeyler geçiyor.
çok zor olanları bile.
ama bazı şeyler, hiç değişmiyor.
hayatım koca bir bok çukuru.
sen yoksun.
bazı şeylere katlanamıyorum.
sen yokken daha da çekilmez oluyorum.
o yüzden gelmeni beklemiyorum.
beni tanıdığını sanmıyorum.
çünkü beni tanımlayacak bir kaç kelime bulmak gerekseydi,
mutsuz, sıkıcı ve tuhaf; gayet yerinde olurdu.
sen bunu kabul etmezdin.
yine de beni haklı çıkardın.
bugün bir arkadaşımın yazdığı bir şey canımı acıttı.
dünyada nerede olmak istediğini bilmeyen insanlar "mutsuz insanlar"mış.
mutluluksa, "işte burdayım, dünyada olmak istediğim yerde" diyebilmekmiş.
ben, sadece neyi istemediğimi biliyorum.
ve işe bak ki,
istemediğim şeylerle dolu hayatım.
bir yanlışlık olmalı.
evet bir yanlışlık var.
sen yoksun.
birazcık bile.
bazen geriye bakıp, kendimle düştüğüm çelişkileri buluyorum oyun oynar gibi.
hem gururluyum hem yardıma muhtaç.
bana yardım etmek istiyorsan, bana yardım edeceğini söylememelisin mesela.
biliyorum, yorucu..
ben naptığımı bilmiyorum, bilmiyorsun.
etrafımdaki insanlar, ikiyüzlü hissettiriyor.
kaçamıyorum.
kafamın içinde yankılanıyor.
burda her şey çok karmaşık.
ve sen yoksun.
hayatım koca bir bok çukuru.
değer yargılarımı kaybettim.
dostlarımı kaybettim.
hayallerimi kaybettim.
umudum, çok kırılgan.
öyle ki birilerine ondan bahsetmeye korkuyorum.
sana güvenmiyorum, hiç güvenmedim.
gelmeni istemiyorum.
ama olmayışın, bir şeylere sebep oluyor hala.
saçmalatıyor.
oturup bunları yazdırıyor.
canım sıkılıyor..
17 Mart 2010 Çarşamba
gerçek bir hikaye.
az önce zeki müren "ah bu şarkıların gözü kör olsun" derken, elimdeki çikolatalı süt bardağı rakı kadehine dönüştü. odam da; tenha, ucuz bir meyhaneye. hatta buranın sahibi olan yaşlı adam bana tezgahın arkasından acıyan gözlerle bakıyormuş. çok aşıkmışım falan..
Etiketler:
ah bu şarkıların gözü kör olsun,
ne biçim şarkısın
10 Mart 2010 Çarşamba
pöfür!
evde gizlice içilen sigara en güzeliymiş. camdan iyice sarkıp dumanı rüzgarın yönüne göre üflemek. binbir zahmete sıkıntıya girdikten sonra biraz da anın heyecanıyla resmen sigaradan kafa olmak. ha ama birileri yarattığım saçma sapan görüntüye yarılıp da videoya falan alıp internetlerde yayınlar mı paranoyası var tabii. kapı açılıp içeri bir adet ebeveyn girmesinden çok bundan korkuyorum.
8 Mart 2010 Pazartesi
çok merak ettiğin halde, kızgın-kırgın olduğun bir insana gidip "niye böyle yaptın?" diye sorabilmek, neden bu kadar zor? bir gün sormadan anlatacağı beklentisi mi? hiç susmayan o "zaten ne bekliyordun ki?"ler mi? gurur mu? aklına geldiğinde için içini yese bile, "beni umursamıyorsan ben de seni umursamıyorum"culuk mu? ama şu an fena halde umursuyorum işte ve bu umursanmamaktan çok daha kötü. suçlayacak hiçbir şey yok çünkü. ben mızmız bir çocuğum ve bana sonradan geri alacağın bir oyuncak vermemen gerektiğini bilmeliydin. yine kendimle kalıyorum; ortalıkta kızacak kimse olmadığı için, kendime kızıyorum.
27 Şubat 2010 Cumartesi
14 Şubat 2010 Pazar
how can you mend a broken heart?
kulağımda hep aynı şarkı dönecek. ışıkları söndürüp yatağıma uzanacağım, sonra gözlerimi kapatacağım ve orda dans ederken tek başıma, yastığımın ıslaklığında uykuya dalacağım...
"zaman her şeyin ilacıdır" derler ya, bence doğrusu "uyku çoğu şeyin ilacıdır"... çoğu şeyin.
"zaman her şeyin ilacıdır" derler ya, bence doğrusu "uyku çoğu şeyin ilacıdır"... çoğu şeyin.
6 Şubat 2010 Cumartesi
billy alan thomas is dead.
28 Ocak 2010 Perşembe
25 Ocak 2010 Pazartesi
18 Ocak 2010 Pazartesi
old dream maker, you heartbreaker
"I'm not Holly. I'm not Lula Mae, either. I don't know who I am! I'm like cat here, a no-name slob. We belong to nobody, and nobody belongs to us. We don't even belong to each other."

ve işte bu, hayatımın sonuna kadar görüp göreceğim en güzel "mutlu son"lardan olabilirmiş. Caat! Cat! Here. Oh, cat!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





