30 Nisan 2011 Cumartesi

sabah olmuştu. üstümde senin kocaman sweatshirt'ün vardı.
karşımdaki koltukta uyuyordun. seni izliyordum ben.
kocaman bi çocuktun işte; ne güzel uyuyordun.
uyanırsan diye arada bi gözlerimi halıya kaydırıyordum..
sonra, bi anda gözlerini açtın.
kalbim bikaç saniyeliğine durdu.
.
.
cam açıktı, perdeler hala kıpırdıyordu.
sen görmedin bile sana baktığımı; fark etmedin.
koltuğa biraz daha yerleşip uyumaya devam ettin.
bense o kadar korktum ki.
kaçıp mutfağa koca bi bardak su içtim.

*would he let me borrow his wool winter coat?*

17 Nisan 2011 Pazar

aklımdaki şey şu: "kalbi kırık herkesin saçmalamaya hakkı vardır"; ama bir başkasının kalbini kırmadan.

5 Nisan 2011 Salı

what is the holdup?

sabah saat erken, mutfaktaki koltuğa oturmuş, su içiyorsun. sabah sabah aç karna su içilir mi, bilmem, dün gece çok içmişsindir belki ve baskılanan antidiüretik hormonun yüzündendir. çıt yok, mutfakta oturmuşsun öyle, yere bakıyorsun. ev sigara kokmuyor, tabii, sen sigara içmezsin ki. belki sarhoşken, en fazla bir tane. sonra evde gezinerek dişlerini fırçalıyor, üstüne bir gömlek geçirip çıkıyorsun derse yetişmek için. kahvaltı alışkanlığın yok, ilk ders arasında kantinden aldığın çay ve poğaça ile karnını doyuracaksın. okula doğru yürüyorsun. elindeki defteri sallıyorsun yürürken. müzik dinliyorsun belki, bilmiyorum. bir keresinde kapının önünde birilerini bekliyordum, kafamı kaldırdığımda seni gördüm, o gün müzik dinleyerek geliyordun. beni fark etmeyeceksin sanmıştım, ama fark ettin ve kulaklıklarını çıkarıp gülümseyerek yanıma geldin. evet biraz sevinmiştim. o zamanlar seninle ilgili pek fikrim yoktu. aslında vardı - belki de mutfağındaki koltukla ilgili fikrim yoktu, ve orda tek başına sessizce oturuşunla. her neyse. amfiye girip, her zaman olduğu gibi onun yanına oturuyorsun. beni görmüyorsun. çünkü sahiden yokum, eheh, derse son dakikada yetişeceğim, her zaman olduğu gibi. gözlerim seni bulduktan sonra yerime geçip, kimseye çaktırmadan biraz seni izleyeceğim. sonra belki, biraz anlamsız gülümseyeceğim önümdeki nota bakarken ve hatta bu yüzden feci dalga geçileceğim.

sonra.. kafamın içinde bir şarkı çalmaya başlayacak, yine.
If I'm catching your eye
It was an accident
If I looked at you strange
It
's not what I meant

22 Şubat 2011 Salı

merhaba yirmiikişubatsalı.

benim artık günlerden haberim yok, utanmasam ayları da karıştıracağım.. bunu tam olarak bugün fark ettim, çünkü bu arada çok değer verdiğim birinin doğum gününü kaçırmışım; üstelik, bunu bana o söyleyene kadar fark bile etmedim, yani ben söz konusu 19 şubat'ı orijin alırsam eğer, üç gündür -nah üç gündür- şuursuzca zıplıyorum, takvimde bir günden diğerine, şuursuzca uyanıyorum ama hangi güne uyandığımın hiçbir önemi yok, sadece yaşıyorum; hatırlanmaya değmeyecek günlerimin sayılara ya da isimlere ihtiyacı yok.. ah, ama varmış işte bak; küçük günlerimin kaçırılması üzücü olacak anlamları varmış bazen.

hahah, bu arada izolasyon sistemim hiç bu kadar gelişmemişti. algılarımı hiç bu kadar kapatmamıştım bir şeylerin üstesinden gelmek için. artık kendimi bulmaya çalışırken ben, günlerim kayboluyorlar. sayamıyorum.

9 Ocak 2011 Pazar

nasıl buna dönüştüm ben? nasıl bu kadar güçsüz oldum?

kimlere izin verdim beni değiştirmeleri için?

nasıl başarabildiler beni bir korkak yapmayı?

hayat kocaman bir maceraydı, yaşanacak çok şey vardı.. ne yaptım hayatıma?

ne zaman terk ettim kendimi?

ilk ne zaman bittim?

26 Kasım 2010 Cuma

Stéphanie: Why me?
Stephane: Because everyone else is boring. And because you are different. You don't like me, Stèphanie.

10 Kasım 2010 Çarşamba

meraba. bugün canım sıkılmıyor buraya yazarken, düşünecek çok şeyim var. ama canım sıkkın. sigarayı o kadar abarttım ki, kronik öksürük sahibiyim bir süredir. şu an penny sparkle'ı dinliyorum son iki gündür yaptığım gibi; yok, iyi geldiğinden değil, hissettirdiğinden. my sister says no more calling you / it's out of my hand, no more missing you..

hafızasız olmalı insan. vaktim yokken, yorgunluktan geberirken, bişeyler için uğraşırken iyiyim ben. anımsayacak vaktim olmadıkça iyiyim, kendimi bile şaşırtacak kadar. şimdi'mden bahsetmeyeceğim sana, çünkü şimdi'm yorgun olsa da biliyorum bunu sürdürebilirim. hatırladığımda ölür, sonra dirilirim.. mutsuz olmasını istemeye dayanabilirim. şimdi, uyuyunca geçer ki zaten..

18 Ekim 2010 Pazartesi

bugün acil kantininde tek başıma oturmuş sigara içerken, bir anda normalde ismine bile 'saçma sapan' diyeceğim popüler bir şarkı çalmaya başladı ve ben durduk yerde ağlayacaktım neredeyse. karşı masadaki yaşlı teyzeyle amca beni izliyordu, ya da bana öyle geliyordu. sonra bi sigara daha yaktım.

o an, aklımdan geçen birkaç şey vardı. ne yazık ki, hiçbiri seni ilgilendirmiyor..

13 Ekim 2010 Çarşamba

zaten çikolatayı da bitter severim.

üzgün olmaya alışmanın en kötü yanı, üzgün oluşun hakkında yazdığın şeylerin gittikçe tükenip sonunda bitmesi galiba. en azından benim için öyle. çünkü ben kendimle öyle ya da böyle yazarak yüzleşebiliyorum ancak ve bunu bile başaramıyorsam artık, hayatımda neyi düzeltmem gerektiğini de kestiremiyorum; her şeyi reddetmeye başlıyorum. mutsuzluğumu, asla olamayacağım biri olmaya çalıştığımı, çelişkilerimi, özlemlerimi..

insan halbuki yalnız olmamalı kendiyle yüzleşirken, sıradan kelimeleri alıp sihirliymişçesine söyleyebilen birileri olmalı yanında. ama ben değemiyorum ki insanlara; hani aynada uzansan kendine parmaklarınla aranda bir boşluk kalır ya hep küçük de olsa, asla dokunamazsın kendine; onun gibi.. en yakın olduğum anda bile insanlarla aramda hep o boşluk var. sadece benimle mi ilgili bu, bilmiyorum. ama olmuyor, ve içimde sakladığım şeyler öyle birikip öyle ağırlaşıyor ki, hiçbir şekilde arınamıyorum onlardan. bir cümlelik de olsa bütün mesafemiz, zamandan bir okyanus da; birinin onu aşıp omuzlarımdan sarsmasını istiyorum sanırım, tüm biriktirdiklerim dökülsünler diye.

yine de, eskiden olduğu gibi "keşke" demiyorum. bu iyi bir şey. geldiği gibi yaşıyorum hayatı. yokuşlarını da düzlüklerini de aynı şekilde karşılıyorum. ama manasızlık, bütün duygularımı kemiriyor bu sefer. öyle ruhsuzum ki, ve bunun için öyle "bir şeyler yapmalıyım" ki; feci saçmalıyorum bugünlerde ve çok yakında kocaman bir hata yapacağım biliyorum. sonrasında da biraz pişman olup üzüleceğim heralde, biraz hissedeceğim. amaç da bu ya; sağlıklı dozda bir acı.. oysa ben hata yapmamak için yaşarım aslında. etrafımdaki insanlar bir sürü şey yaşayıp bana pişmanlıklarını anlatırken, ben yapmaktan vazgeçtiğim şeyler için kendimle gurur duyarım; başkalarına ağlamam gerekmediği için. belki bu yüzden hayat hakkında gerçekten de bir bok bildiğim yok, bilmiyorum. ben, bekliyorum aslında hep, bekliyorum bana fark ettirmeden hata yaptıracak insanı ve bekledikçe darbe alıyorum: işte size bütün hayatım.

11 Ekim 2010 Pazartesi

4 Ekim 2010 Pazartesi

yeni tanıştığım biriyle konuşuyorum, ve şunları fark ediyorum; benim artık ikili ilişkilerde deli gibi kompleksim, özgüven eksikliğim, ve karşı tarafa güvensizliğim var -ki aslında bunun sebebi de karşı tarafa %100 güvenme özlemi. ve garip bir iğneleme huyum oluştu, alınganlık yapıp da ota boka. bütün bunların nasıl göründüğü hakkında tahmin bile yürütemiyorum. sonunda ben de strateji canavarına dönüşeceğim sanırım. zaaflarını, acıyan yerlerini başkalarından saklamak ne kadar da zor; sırf senden korkup kaçmasınlar çünkü biriyle konuşmaya çok fazla ihtiyacın var diye..

20 Eylül 2010 Pazartesi

hayallerle pişmanlıkların tam orta yerinden sıkı sıkı kavradım aklımı. hiçbir yere gidemez.

17 Eylül 2010 Cuma

fikirsiz yazı

"derse girmeyecek misin? e benimle gelsene o zaman" demişti. gülümsemişti.. duraktaydık, durup ona bakmıştım ve kendimden emin, gülümsemiştim. bütün sokakların, evlerin, insanların ve tramvayların; her şeyin yerli yerinde olduğunu düşündüğüm tek andı heralde. ne güzel unutuştu.

16 Eylül 2010 Perşembe

normal değil bu; bu öfke, bunca lanet okuma hiç normal değil. öyle bir anlık sinirle söylenen sözler değil bunlar; şimdiye dek bir şekilde birikmiş kocaman bir nefretin dışavurumu; en küçük çatlaktan dışarı sızıp da, denizdeki dalgalarla birlikte kabarmayı bekleyen. nasıl da kolay dökülüyor ağzından hepsi; hayattaki beceriksizliğinin hıncını çıkarmak ister gibi! nasıl da kendinden emin, hiç pişman olmayacağından nasıl da emin.. ve nasıl da aptal böyle zamanlarda. bizden iyi olduğunu sanırken nasıl da eğreti duruyor bütün o sevimli hayalleri üstünde!


hala bu şeylerle savaşacak gücüm var mı gerçekten, bir şeyleri idare etmeye çalışarak geçirdiğimiz böyle günlerle? bize acımamak için geçmişten güzel anılar aramaya hala enerjim var mı? aslında burdan kaçıp gitmek istememin bir sürü sebebi var, ama aralarında en büyüğü sanırım onlara benzemek istemeyişim.. çünkü o zaman her şey biter. yaptığım hiçbir şeyin bu saçma salak evrende bir anlamı kalmaz, bütün kelimelerim yere düşer ve kaybolur. sonucu yenilmekse, direnişimin bir anlamı olmaz, duyuyor musun, ne yazık ki hiç olmadı. öylece oturup kalbimin taş kesilmesini izlemek istemiyorum artık.


arizona dream'de grace'in söyledikleri geliyor aklıma hep. ve aklımın bütün şehirleri teker teker düşüyor. "bacaklarımı sevdin mi? ben onlardan nefret ediyorum. ellerime bak. bunlar benim ellerim değil; onun elleri.. sadece bekle, bir gün uyandığında baban gibi olacaksın. sadece bekle. bundan kaçabileceğini sanıyorsan, aptalsın demektir.. sonunda tamamen ona dönüşmeden önce kendimi öldüreceğim."



8 Eylül 2010 Çarşamba

birine söylemek istediğim bir şeyler var. bunun için başka bir sürü sebep sayabilirim, ama yaparsam, bal gibi de kendimi iyi hissetmek için yapacağım bunu. bir zamanlar sevdiğim ama şimdi arkadaş olmayı pek de istemediğim (çünkü beceremediğim) birine, kocaman, kenarından köşesinden zorlama cümleler sarkan sevimsiz bir özürle gideceğim. çok gecikmiş, dürüstlük dozu biraz kaçırılmış gereksiz bir açıklama. sanırım kötü kız olmaya devam etmek, bundan daha az kötü. bilmiyorum.

5 Eylül 2010 Pazar



i'm not gonna live for you
or die for you
won't do anything anymore for you
cuz you leave me here on the other side
you leave me here on the other side

not gonna shed one more tear for you
shed one more tear for you
i'm not gonna shed one more tear for you

at least not til sunday afternoon
sunday afternoon

3 Eylül 2010 Cuma

biraz da kendimi.. kendimi?

bugünlerde herkes danalar gibi yatadursun hala, benim yarın 08.30'da dersim var! bu geride bıraktığım yaz tatiline 'tatil' demeye dilim varmıyor zaten. kısalığını da geçtim de, ben kafamdaki her şeyin bokunu çoktan çıkardığımı, artık düşünmeye gerek olmadığını bir şekilde kendime kabul ettirip tertemiz bir zihinle başlayacaktım bu döneme, hehe. öyle diyordum. tabi karmakarışık kalakaldım her zamanki gibi. ama aslında bütün gün söve söve hocaların peşinden koşturup dursak da bana iyi geldi bu tempo sanırım. düşüncelerimin her an değişebildiği bir dönemdeyim. veya öyleydim - aslında, tam şu an, stabil gibiyim! uyku anını sevmemeye başladım mesela, uyku öncesi anı ya da; o an aklımdan geçenlerden nefret ediyorum. ki o sırf anlar için uykuya yatmışlığım var benim. bütün gün derste dikkatim toplanmış - kaşlarım çatılmış halde söylenenleri yakalayıp not almaya çalışmayı, ayakta durmaktan her yerimin ağrımasını falan tercih ederim sanırım o ana. geçen gün onun yüzünden, sırf onu alt edemeyişim yüzünden gözlerim şiş uyandım. ama alışıyorum galiba savaşmaya. biraz ateşim çıkıyor, titriyorum; sonra düzeliyorum. kafamın bir saniyeliğine bile boşalmamasını istiyorum, lütfen. boşaldığı anda bok gibi hissedeceğim yine. yalnız kalacağım yine. düşünecek bir şeylerim olsun hep, hep taşıyabileceğimin son haddinde sorumluluklarım olsun. olmadığı gün, sen gel.
"artık tam sopalıksın ama saçmalama, mutluluğu bekle ki gelsin! çılgın mısın? mutlu olmayı öğreniceksin şeyda, kendini mutlu etmeyi öğreniceksin biliyosun da aslında etik olmak zorunda değil tarzın da olmayabilir ama istiyosan ulaşırsın. biraz da kendini düşünür müsün artık?"

2 Eylül 2010 Perşembe

bak burada beyaz ellerin
biraz eksik sarıyorsa belimi
görmemiş der geçerim
şeffaf çizdim ben zaten kendimi

29 Ağustos 2010 Pazar

boktan

her şey yarım yamalak gerçekten de
yaşamak için unutmak; unutmak için yaşamak