bazı anlar vardır. geldiğinde, onu hemen tanırsın. aslında biraz heyecan vericidir, çünkü hemen bir karar vermen gerek.. hafifçe gülümseyip hayatına aynı şekilde devam edebilirsin -az sonra unutacağın küçük bir vazgeçmişlik hissiyle. sağlam kabuğun seni herkesten korur, ona güvenirsin. ya da başka bir şey yaparsın o an. risk alır ve anlatmaya başlarsın. hiç susmadan, virgül bile koymadan anlatırsın. cümlelerin kesik kesik değildir her zamankinin aksine; çünkü susarsan, şüpheye düşeceğini bilirsin. kendine zamanın birinde söz vermişsindir. bir daha asla böylesine açılmayacağım kimseye demişsindir. kimsenin karşısında savunmasız kalmayacağım. oysa kimsenin seni olduğun gibi görmemesi bazen her şeyden daha acı vericidir. sonrasında pişmanlık gelecek olsa bile.
sırrımı bilince, sınırımı görmüş oldun. belki biraz hayal kırıklığı oldum. çünkü yaşadığı travmaların ötesine geçemez insan. geçerse de kendisi olmayarak geçer. biliyorsun değil mi? uzaktan bakmak zordur onlara. üstelik şimdi bilmediğim görünmez bağlarla bağlıyım sana. canımı acıtmak için yeterince şey biliyorsun çünkü artık, sevdiğim tüm insanlar gibi.
7 Mayıs 2012 Pazartesi
bazen o kadar çok üzülüyorum ki sanki çok hasta olacakmışım gibi geliyor. hatta bunun rüyalarıma girdiği zamanlar bile oluyor. sedyedeyim, gidiyoruz, canım acıyor, kafam acıyor, ortada felaket bir durum olduğunu anlıyorum. belli ki öleceğim yani.. sanki bütün olan bitenin büyük bir rahatlama anı gibi. boşa harcanmış ve boşa harcanacağı kesin bir ömrün sonuna gelmek, ve bir oh çekmek gibi.
bir insan, bir hayatla ne yapmalı; bilmiyorum.. şimdi ölmek istemem yine de, bunu biliyorum. daha yirmi ikisine gelmeden kırk beş yaşında bir kadın gibi hissetse bile, ölmek istemez çünkü kimse. bir bitki gibi bile olsa yaşamak ister. zaten bir bitki bile yaşamak ister. işte öyle isteyeceğim yaşamayı ben de.
bir insan, bir hayatla ne yapmalı; bilmiyorum.. şimdi ölmek istemem yine de, bunu biliyorum. daha yirmi ikisine gelmeden kırk beş yaşında bir kadın gibi hissetse bile, ölmek istemez çünkü kimse. bir bitki gibi bile olsa yaşamak ister. zaten bir bitki bile yaşamak ister. işte öyle isteyeceğim yaşamayı ben de.
21 Nisan 2012 Cumartesi
30 Mart 2012 Cuma
herkesin düşüncelerini toparlayamadığı zamanlar vardır. benimkilerse, nadiren bir düzene giriyor. dokuz on yaşındayken, her gece gözlerimi kapattığımda gördüğüm o karışık ip yumağına benziyor düşüncelerim. tam çözüldü derken tekrar karışan hani. sonra tekrar çözülmüş gibi gözüken ve bu hep böyle sürüp giden. keşke diyorum bazenleri, dumbledore'un düşünseli gibi bir şeyim olsaydı. içlerinden tek bir kelime bile yakalayamadığım şeyleri cümlelere dökebilmek için uğraşmazdım bu kadar. kesik kesik anlatmaz ve kimseyi sıkmazdım. -gör işte, bunları yaşadım ve bu kadar azaldım.
11 Şubat 2012 Cumartesi
7 Şubat 2012 Salı
29 Ocak 2012 Pazar
19 Ocak 2012 Perşembe
yetişirim
dağınık bi kafa, daha da dağınık oda, sandalyelerin üstünde tower bloxx gibi eşyalar, anne söylenmesi, 21 yaşında bi çocuk olduğum hissi, her yerde kitaplar, hiç okunmamış ve defalarca okunmuş kitaplar, saate bakmadığım geçmiş zamanlar, ama kırmızı ışıkta beklerken değişen sayılar ve değişen arkadaşlar, önümde bi buçuk yıllık bi sinir harbi -ki sağlam çıkılması gerekli, sorular, suskunluklar, artık bazen sırf o huzursuz sessizlik korkusundan konuşmaklar, sonra kaç zamandır durup durup 8999.25 kilometre uzaklar ve hala ben miyim derken ben, hala ben işte..
24 Kasım 2011 Perşembe
bütün günler birbirinin aynı. hepsi bir "günaydın"la başlayıp "iyi geceler"le bitiyor. samimiyetsiz, görev icabı kelimeler. bulutlu yüzlere yakışmayan küçük dilekler. birazdan yeni bir gün olacak. banyonun kapısı birkaç kez açılıp kapanıyor. sonra ışıklar teker teker sönüyor. ve o karanlıkta, birileri aynı anda fakat birbirinden habersiz, mutluluğun nasıl bir şey olduğunu anımsamaya çalışırken, rüyasız bir uykuya dalıyor.
iyi geceler.
doğanın bana verdiği bu ödülden
çıldırıp yitmemek için
iki insan gibi kaldım
birbiriyle konuşan iki insan
16 Kasım 2011 Çarşamba
18 Ekim 2011 Salı
8 Ekim 2011 Cumartesi
Günler öylece kendi kendine geçsin diye
Bir camın arkasında durdum
Bana dokunmasın hiçbir şey
Hiçbir şey yarama merhem olmasın
İyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
Bir camın arkasında durup
Akan hayata ve zamana baktım.
Bilirdim, biliyordum, biliyorum,
Bittiğinde, geçtiğinde,
Azaldığında sızı, iyileştiğimde,
O saman tadıyla karıştığında;
Her şey daha acı olacak.
5 Ekim 2011 Çarşamba
harcanık
onu gördüm, uzaktaydı. aslında bi yerde otururken etrafa bakan biri bile değilim, arkama dönüp bakmışım nedense öyle, onu gördüm. benzetmiş olmayı istedim. durdu, çantasına elindeki notları tıkıştırıyordu. neden orda olduğunu anlamadım, evine tersti, bi yere mi gidiyordu? tramvay geldi. onunla aramda durdu. acaba gelecek mi diye düşündüm, birazdan arkadaşımın doğum gününü filan kutlayacaktık, tek bi kişi için ortamdaki samimi olmadığın diğer bütün insanlara karşı iyi olma çabası.. aslında onunla da samimi sayılmayız ama o ne yaparsa yapsın ona karşı iyi olmak beni yormuyor. yorucu olan sadece bu düşünce, sanırım. kalktım, sigaramı söndürdüm. tramvay hareket ediyordu, içeri girene kadar, yani yaklaşık on adımdan bahsediyoruz, dört defa arkama dönüp baktım.. yoktu, gitmişti, dikkatsizdim ya da sadece benzetmiştim..
yaptığım hiçbi şeyin bi anlamı yok aslında kimse için, bulunduğum yerler, kalpler, ne biliyim işte, en yakın arkadaşımın doğum günü, ya da onun canı sıkkınken sarılmam hani.. hangisi gerçekten özel, hangisi vazgeçilemez ve hiç unutulmayacak? belki şu an biraz acımasız olabilirim, kalbim kırıkken huyumdur abartıyorumdur, bilmiyorum belki yarın böyle hissetmeyeceğim.. ama bugün bunu düşündüm: hayatında vazgeçemeyeceğin tek bi kişi olabilir, ona da aşıksındır. birilerinin hayatında hep geri kalanlardansan eğer, teferruatsındır. daha kötüsü, insanları sevmek için binbir takla atarken vazgeçemeyeceğin kimse yoksa hayatında, harcanmışsındır..
yaptığım hiçbi şeyin bi anlamı yok aslında kimse için, bulunduğum yerler, kalpler, ne biliyim işte, en yakın arkadaşımın doğum günü, ya da onun canı sıkkınken sarılmam hani.. hangisi gerçekten özel, hangisi vazgeçilemez ve hiç unutulmayacak? belki şu an biraz acımasız olabilirim, kalbim kırıkken huyumdur abartıyorumdur, bilmiyorum belki yarın böyle hissetmeyeceğim.. ama bugün bunu düşündüm: hayatında vazgeçemeyeceğin tek bi kişi olabilir, ona da aşıksındır. birilerinin hayatında hep geri kalanlardansan eğer, teferruatsındır. daha kötüsü, insanları sevmek için binbir takla atarken vazgeçemeyeceğin kimse yoksa hayatında, harcanmışsındır..
12 Eylül 2011 Pazartesi
senede bir gün
bu ara ne çok zeki müren dinliyorum. üzülmek için bugünden daha güzel bir gün var mı? iki aynı hediyeyi almak beni çok fazla güldürebilirdi, eskiden olsa. yani böyle, böyle olmasa. hala hayatımda hiç rakı içmedim. -ha bi' keresinde babamınkinden-
5 Eylül 2011 Pazartesi
21 Ağustos 2011 Pazar
pretend that you owe me nothing, and all the world is green. we can bring back the old days again, when all the world is green.
"Yeah. I know what you mean about wishing somebody wasn't there though, It‘s just, usually, it‘s myself that I wish I could get away from. Seriously, think about this. I have never been anywhere that I haven't been. I've never had a kiss when I wasn't one of the kissers. You know, I've never, um, gone to the movies, when I wasn't there in the audience. I've never been out bowling, if I wasn't there, making some stupid joke. That's why so many people hate themselves. Seriously. It’s just they are sick to death of being around themselves. Let‘s say that you and I were together all the time, then you'd start to hate a lot of my mannerisms. The way...the way every time that we would have people over...I'd be insecure, and I'd get a little too drunk. Or...the way I tell the same stupid pseudo-intellectual story again, and again. Y'see, I've heard all those stories...So of course I'm sick of myself."okul başladı. hatta dönemin ilk sınavını cuma günü verdim ve ardından bütün haftasonum bir kez daha odamda "insanın sosyal bir varlık olduğunu" reddetmekle geçti. iki günde toplam 23 saat kadar uyudum, zorunda kalmadıkça popomu sandalyeden ayırmak konusunda çaba göstermedim, gerekli gereksiz bir sürü şey izledim. before sunrise'ı ilk izlediğim günü düşündüm ve o zamanlar filmin bana kimi, neyi çağrıştırdığını. sonunda leyla ile mecnun'a bulaştım, ki bırakamayacağım sanırım; türk dizilerine istisnasız antipatim olsa da yönetmeninin onur ünlü olduğunu da görünce dayanamadım artık. iyi de yaptım.
çok garip günler geçiriyorum. bir şeylere hakim olmaya çalışıyorum. aklıma, hayatıma, ve ona yapacaklarıma. bazen olamıyorum. bazen artık dayanamıyor ve şeyda'ya göre olmayan şeyler yapıyorum. buna eskiden sadece kötü bir şey olarak bakardım. çünkü ben kimsem oydum işte, o olmalıydım, ayaklarım yere basmalıydı. evet, çok sıkıcı di mi? ama işte bu tam da bendim. ama artık, pek emin değilim. sınırlarımı ben zorlamazsam, ya da kimseyi cıvarına yaklaştırmazsam; nasıl bilebilirim ki, nerde başlayıp nerde bitiyorum? ve nasıl büyüyebilirim ki?
aslında bir kırılma noktası bekliyordum ya ne zamandır. sanırım o oldu.. azaldım. ve bunu kabullendim. tek başımayım, uzun zamandır öyleydim. şimdi biraz cesur olma vakti.
30 Temmuz 2011 Cumartesi
hiç kişilik yalnızlık
günlerdir -sayısını sahiden kestiremiyorum- odamdan çıkmamam üzerine annemin söylediği gibi tembel miyim; yoksa bu hissettiklerimin herhangi diğer bir norma sığdırılabilitesi var mı, merak ediyorum. bir şeylere başlamadan daha, bir şeylerin sonunda gibiyim çoktan. söyleyeceklerimi çoktan söylemiş gibiyim, hiç konuşmadan daha. içinde olduğum hayat, başımı döndürüyor ve ben ona yetişemiyorum. hislerim kayboluyor, sesimi duyamıyorum, kendi sesimi.. bu şekilde yaşamamak için her şeyi yapabilirim. günlerce odamda kalır, kirli tabaklarımı üstüste dizer ve kendimi unutana dek film izleyebilirim.
yalnız olmayı beceremiyorum. komik bulmam gereken bi şey gördüm internette bugün, ama hayır o trajik bendim, penceremin dışından, eskişehir'in ve bu aptal gezegenin dışından kendime baktım, ve yapacak hiçbir şeyim yoktu, ve gidecek hiçbir kimsem. insan kendini ancak bi başkasının aynasından gördüğünde tanırmış gerçekten, bunu nerde duyduğumu hatırlamıyorum.. sevdiğim herkesi kaybettim ve tekrar sevebileceğimi sanmıyorum.
ayıp değil ya, çok mutsuzum ve eskiden olmayı hayal ettiğim kızı özlüyorum, onun hayalini neyle, nasıl değişebildim bilmiyorum.. kendim düştüm ama sanırım ağlıyorum, ayıpsa ayıp hakim bey..
yalnız olmayı beceremiyorum. komik bulmam gereken bi şey gördüm internette bugün, ama hayır o trajik bendim, penceremin dışından, eskişehir'in ve bu aptal gezegenin dışından kendime baktım, ve yapacak hiçbir şeyim yoktu, ve gidecek hiçbir kimsem. insan kendini ancak bi başkasının aynasından gördüğünde tanırmış gerçekten, bunu nerde duyduğumu hatırlamıyorum.. sevdiğim herkesi kaybettim ve tekrar sevebileceğimi sanmıyorum.
ayıp değil ya, çok mutsuzum ve eskiden olmayı hayal ettiğim kızı özlüyorum, onun hayalini neyle, nasıl değişebildim bilmiyorum.. kendim düştüm ama sanırım ağlıyorum, ayıpsa ayıp hakim bey..
10 Temmuz 2011 Pazar
"kendimi kandırmaktansa yalnız kalırım." evet, bu, yıllar boyuca hep benim kendime tekrarlayıp durduğum bi şeydi.. aslında uzun süre önceydi, o zamanlar biraz saplantılıydım, yalnız kalarak kendimi temize çıkarmak gibi bi şeye inanıyordum, eğer yalnız olmazsam, onlara benzeyecektim. yalancı olacaktım, sahtekar.. çünkü bu ilişkileri başka türlü yürütemezsin. herkes içten pazarlıklıdır ve herkes çıkarını düşünür. tutarsızlaşacaktım.. bi şeylerin farkında olmamayı dilerdim aslında, o zaman çok daha kolay olurdu yaşamak, o zaman hayat akar ve ben de kendimi bırakırdım, belki mutlu olurdum, huzurlu. ama yalan söylemek istemedim.. kendime ya da bi başkasına.
hayatı hala acı dolu hatıralardan ve kederden ibaret görüyor muyum, bilmiyorum. yalnızlıktan kimse ölmez, bunu biliyorum.. ne kadar acı çeksen de yalnızlık seni öldürmez. ama birine güvenirsen, ve hata yaparsan bu seni öldürebilir. birini tanır ve hayalkırıklığına uğrarsan, bu senin sonun olabilir.
ciddiye alma en iyisi.. ya da al ama buraya böyle şeyler yazmam biraz saçmaladığıma işaret ediyor sanırım. bunu yapmayı özlemişim biraz. düşünmeden yazmayı.. aslında uzun süredir düşünerek ya da düşünmeyerek, yazmıyorum. yani, gerçekten yazmıyorum, önemseyerek.. ama bir zaman gelir ve içini dökmen gerekir. hepimiz birer çöp bidonuyuz ve taşıyabileceğimiz pislikler sınırlı çünkü.. içimi dökmeyi çok erteledim.. yalnızım, yalnızlıktan kimse ölmez diyorum ya bazen de çoktan ölmüş gibi hissediyorum. ne yaptığımı bilmiyorum. eskiden kendimi bulamaz gibi olduğumda, hayatımdaki insanlara bakardım, en uzun süredir tanıdıklarımdan başlardım, onları düşünür ve kendimi hatırlardım.. hala oyum işte kaybolmadım derdim.. şimdi eskiden beri sevdiğim filmleri açıp izliyorum, sevdiğim sahnelerini. böyle arıyorum kendimi..
kendime hiç acımadım. ama kendimi zavallı bulmuyor olmam hayatım için üzülemeyeceğim anlamına gelmez di mi? üzülüyorum. hani bize kabul ettirilmeye çalışılan şeyler var ya; hayattaki zorunluluklar, statüler, daha iyi olma çabası, kusursuz olma çabası yani.. beni ilgilendirmiyor, hiç ilgilendirmiyor aslında. tanıdığım herkes bi yerlere koşturuyor. genellikle ben de.. sonunda daha mutlu olacaklarını düşünüyorlar, öyle hırsla yapıyorlar ki bunu. ama ben, olduğum gibi olmak istiyorum.. ben neye, nasıl evrileceğimi hesaplamak değil de yaşamak istiyorum.. hatalarımı gizlememek istiyorum.. ya da yalnız hissettiğimi, ya da bazen çoktan ölmüş gibi hissettiğimi.. ama gizlemem gerekiyor. hayatımda birileri olmasa da olur, peki. sevdiğim filmlerle bi yere kadar götürebilirim.. ama biliyor musun sevmeden yaşamak çok zor, ve sevildiğini bilmeden, bu taşa takılıp düştüm bi kez ve artık çok zor sadece..
hayatı hala acı dolu hatıralardan ve kederden ibaret görüyor muyum, bilmiyorum. yalnızlıktan kimse ölmez, bunu biliyorum.. ne kadar acı çeksen de yalnızlık seni öldürmez. ama birine güvenirsen, ve hata yaparsan bu seni öldürebilir. birini tanır ve hayalkırıklığına uğrarsan, bu senin sonun olabilir.
ciddiye alma en iyisi.. ya da al ama buraya böyle şeyler yazmam biraz saçmaladığıma işaret ediyor sanırım. bunu yapmayı özlemişim biraz. düşünmeden yazmayı.. aslında uzun süredir düşünerek ya da düşünmeyerek, yazmıyorum. yani, gerçekten yazmıyorum, önemseyerek.. ama bir zaman gelir ve içini dökmen gerekir. hepimiz birer çöp bidonuyuz ve taşıyabileceğimiz pislikler sınırlı çünkü.. içimi dökmeyi çok erteledim.. yalnızım, yalnızlıktan kimse ölmez diyorum ya bazen de çoktan ölmüş gibi hissediyorum. ne yaptığımı bilmiyorum. eskiden kendimi bulamaz gibi olduğumda, hayatımdaki insanlara bakardım, en uzun süredir tanıdıklarımdan başlardım, onları düşünür ve kendimi hatırlardım.. hala oyum işte kaybolmadım derdim.. şimdi eskiden beri sevdiğim filmleri açıp izliyorum, sevdiğim sahnelerini. böyle arıyorum kendimi..
kendime hiç acımadım. ama kendimi zavallı bulmuyor olmam hayatım için üzülemeyeceğim anlamına gelmez di mi? üzülüyorum. hani bize kabul ettirilmeye çalışılan şeyler var ya; hayattaki zorunluluklar, statüler, daha iyi olma çabası, kusursuz olma çabası yani.. beni ilgilendirmiyor, hiç ilgilendirmiyor aslında. tanıdığım herkes bi yerlere koşturuyor. genellikle ben de.. sonunda daha mutlu olacaklarını düşünüyorlar, öyle hırsla yapıyorlar ki bunu. ama ben, olduğum gibi olmak istiyorum.. ben neye, nasıl evrileceğimi hesaplamak değil de yaşamak istiyorum.. hatalarımı gizlememek istiyorum.. ya da yalnız hissettiğimi, ya da bazen çoktan ölmüş gibi hissettiğimi.. ama gizlemem gerekiyor. hayatımda birileri olmasa da olur, peki. sevdiğim filmlerle bi yere kadar götürebilirim.. ama biliyor musun sevmeden yaşamak çok zor, ve sevildiğini bilmeden, bu taşa takılıp düştüm bi kez ve artık çok zor sadece..
3 Temmuz 2011 Pazar
senden önce senden sonra
bazı insanlar var, muhtemelen hayatımda bir daha hiç görmeyeceğim.
ama ben onları hiç unutmayacağım; ve sanırım bunu hiç bilmediler.
günlerden pazar, düşünüyorum da hayat biraz garip.
ama ben onları hiç unutmayacağım; ve sanırım bunu hiç bilmediler.
günlerden pazar, düşünüyorum da hayat biraz garip.
30 Nisan 2011 Cumartesi
sabah olmuştu. üstümde senin kocaman sweatshirt'ün vardı.
karşımdaki koltukta uyuyordun. seni izliyordum ben.
kocaman bi çocuktun işte; ne güzel uyuyordun.
uyanırsan diye arada bi gözlerimi halıya kaydırıyordum..
sonra, bi anda gözlerini açtın.
kalbim bikaç saniyeliğine durdu.
.
.
cam açıktı, perdeler hala kıpırdıyordu.
sen görmedin bile sana baktığımı; fark etmedin.
koltuğa biraz daha yerleşip uyumaya devam ettin.
bense o kadar korktum ki.
kaçıp mutfağa koca bi bardak su içtim.
karşımdaki koltukta uyuyordun. seni izliyordum ben.
kocaman bi çocuktun işte; ne güzel uyuyordun.
uyanırsan diye arada bi gözlerimi halıya kaydırıyordum..
sonra, bi anda gözlerini açtın.
kalbim bikaç saniyeliğine durdu.
.
.
cam açıktı, perdeler hala kıpırdıyordu.
sen görmedin bile sana baktığımı; fark etmedin.
koltuğa biraz daha yerleşip uyumaya devam ettin.
bense o kadar korktum ki.
kaçıp mutfağa koca bi bardak su içtim.
*would he let me borrow his wool winter coat?*
17 Nisan 2011 Pazar
5 Nisan 2011 Salı
what is the holdup?
sabah saat erken, mutfaktaki koltuğa oturmuş, su içiyorsun. sabah sabah aç karna su içilir mi, bilmem, dün gece çok içmişsindir belki ve baskılanan antidiüretik hormonun yüzündendir. çıt yok, mutfakta oturmuşsun öyle, yere bakıyorsun. ev sigara kokmuyor, tabii, sen sigara içmezsin ki. belki sarhoşken, en fazla bir tane. sonra evde gezinerek dişlerini fırçalıyor, üstüne bir gömlek geçirip çıkıyorsun derse yetişmek için. kahvaltı alışkanlığın yok, ilk ders arasında kantinden aldığın çay ve poğaça ile karnını doyuracaksın. okula doğru yürüyorsun. elindeki defteri sallıyorsun yürürken. müzik dinliyorsun belki, bilmiyorum. bir keresinde kapının önünde birilerini bekliyordum, kafamı kaldırdığımda seni gördüm, o gün müzik dinleyerek geliyordun. beni fark etmeyeceksin sanmıştım, ama fark ettin ve kulaklıklarını çıkarıp gülümseyerek yanıma geldin. evet biraz sevinmiştim. o zamanlar seninle ilgili pek fikrim yoktu. aslında vardı - belki de mutfağındaki koltukla ilgili fikrim yoktu, ve orda tek başına sessizce oturuşunla. her neyse. amfiye girip, her zaman olduğu gibi onun yanına oturuyorsun. beni görmüyorsun. çünkü sahiden yokum, eheh, derse son dakikada yetişeceğim, her zaman olduğu gibi. gözlerim seni bulduktan sonra yerime geçip, kimseye çaktırmadan biraz seni izleyeceğim. sonra belki, biraz anlamsız gülümseyeceğim önümdeki nota bakarken ve hatta bu yüzden feci dalga geçileceğim.
sonra.. kafamın içinde bir şarkı çalmaya başlayacak, yine.
If I'm catching your eye
It was an accident
If I looked at you strange
It's not what I meant
sonra.. kafamın içinde bir şarkı çalmaya başlayacak, yine.
If I'm catching your eye
It was an accident
If I looked at you strange
It's not what I meant
22 Şubat 2011 Salı
merhaba yirmiikişubatsalı.
benim artık günlerden haberim yok, utanmasam ayları da karıştıracağım.. bunu tam olarak bugün fark ettim, çünkü bu arada çok değer verdiğim birinin doğum gününü kaçırmışım; üstelik, bunu bana o söyleyene kadar fark bile etmedim, yani ben söz konusu 19 şubat'ı orijin alırsam eğer, üç gündür -nah üç gündür- şuursuzca zıplıyorum, takvimde bir günden diğerine, şuursuzca uyanıyorum ama hangi güne uyandığımın hiçbir önemi yok, sadece yaşıyorum; hatırlanmaya değmeyecek günlerimin sayılara ya da isimlere ihtiyacı yok.. ah, ama varmış işte bak; küçük günlerimin kaçırılması üzücü olacak anlamları varmış bazen.
hahah, bu arada izolasyon sistemim hiç bu kadar gelişmemişti. algılarımı hiç bu kadar kapatmamıştım bir şeylerin üstesinden gelmek için. artık kendimi bulmaya çalışırken ben, günlerim kayboluyorlar. sayamıyorum.
hahah, bu arada izolasyon sistemim hiç bu kadar gelişmemişti. algılarımı hiç bu kadar kapatmamıştım bir şeylerin üstesinden gelmek için. artık kendimi bulmaya çalışırken ben, günlerim kayboluyorlar. sayamıyorum.
15 Şubat 2011 Salı
9 Ocak 2011 Pazar
26 Kasım 2010 Cuma
10 Kasım 2010 Çarşamba
meraba. bugün canım sıkılmıyor buraya yazarken, düşünecek çok şeyim var. ama canım sıkkın. sigarayı o kadar abarttım ki, kronik öksürük sahibiyim bir süredir. şu an penny sparkle'ı dinliyorum son iki gündür yaptığım gibi; yok, iyi geldiğinden değil, hissettirdiğinden. my sister says no more calling you / it's out of my hand, no more missing you..
hafızasız olmalı insan. vaktim yokken, yorgunluktan geberirken, bişeyler için uğraşırken iyiyim ben. anımsayacak vaktim olmadıkça iyiyim, kendimi bile şaşırtacak kadar. şimdi'mden bahsetmeyeceğim sana, çünkü şimdi'm yorgun olsa da biliyorum bunu sürdürebilirim. hatırladığımda ölür, sonra dirilirim.. mutsuz olmasını istemeye dayanabilirim. şimdi, uyuyunca geçer ki zaten..
hafızasız olmalı insan. vaktim yokken, yorgunluktan geberirken, bişeyler için uğraşırken iyiyim ben. anımsayacak vaktim olmadıkça iyiyim, kendimi bile şaşırtacak kadar. şimdi'mden bahsetmeyeceğim sana, çünkü şimdi'm yorgun olsa da biliyorum bunu sürdürebilirim. hatırladığımda ölür, sonra dirilirim.. mutsuz olmasını istemeye dayanabilirim. şimdi, uyuyunca geçer ki zaten..
18 Ekim 2010 Pazartesi
bugün acil kantininde tek başıma oturmuş sigara içerken, bir anda normalde ismine bile 'saçma sapan' diyeceğim popüler bir şarkı çalmaya başladı ve ben durduk yerde ağlayacaktım neredeyse. karşı masadaki yaşlı teyzeyle amca beni izliyordu, ya da bana öyle geliyordu. sonra bi sigara daha yaktım.
o an, aklımdan geçen birkaç şey vardı. ne yazık ki, hiçbiri seni ilgilendirmiyor..
13 Ekim 2010 Çarşamba
zaten çikolatayı da bitter severim.
üzgün olmaya alışmanın en kötü yanı, üzgün oluşun hakkında yazdığın şeylerin gittikçe tükenip sonunda bitmesi galiba. en azından benim için öyle. çünkü ben kendimle öyle ya da böyle yazarak yüzleşebiliyorum ancak ve bunu bile başaramıyorsam artık, hayatımda neyi düzeltmem gerektiğini de kestiremiyorum; her şeyi reddetmeye başlıyorum. mutsuzluğumu, asla olamayacağım biri olmaya çalıştığımı, çelişkilerimi, özlemlerimi..
insan halbuki yalnız olmamalı kendiyle yüzleşirken, sıradan kelimeleri alıp sihirliymişçesine söyleyebilen birileri olmalı yanında. ama ben değemiyorum ki insanlara; hani aynada uzansan kendine parmaklarınla aranda bir boşluk kalır ya hep küçük de olsa, asla dokunamazsın kendine; onun gibi.. en yakın olduğum anda bile insanlarla aramda hep o boşluk var. sadece benimle mi ilgili bu, bilmiyorum. ama olmuyor, ve içimde sakladığım şeyler öyle birikip öyle ağırlaşıyor ki, hiçbir şekilde arınamıyorum onlardan. bir cümlelik de olsa bütün mesafemiz, zamandan bir okyanus da; birinin onu aşıp omuzlarımdan sarsmasını istiyorum sanırım, tüm biriktirdiklerim dökülsünler diye.
yine de, eskiden olduğu gibi "keşke" demiyorum. bu iyi bir şey. geldiği gibi yaşıyorum hayatı. yokuşlarını da düzlüklerini de aynı şekilde karşılıyorum. ama manasızlık, bütün duygularımı kemiriyor bu sefer. öyle ruhsuzum ki, ve bunun için öyle "bir şeyler yapmalıyım" ki; feci saçmalıyorum bugünlerde ve çok yakında kocaman bir hata yapacağım biliyorum. sonrasında da biraz pişman olup üzüleceğim heralde, biraz hissedeceğim. amaç da bu ya; sağlıklı dozda bir acı.. oysa ben hata yapmamak için yaşarım aslında. etrafımdaki insanlar bir sürü şey yaşayıp bana pişmanlıklarını anlatırken, ben yapmaktan vazgeçtiğim şeyler için kendimle gurur duyarım; başkalarına ağlamam gerekmediği için. belki bu yüzden hayat hakkında gerçekten de bir bok bildiğim yok, bilmiyorum. ben, bekliyorum aslında hep, bekliyorum bana fark ettirmeden hata yaptıracak insanı ve bekledikçe darbe alıyorum: işte size bütün hayatım.
insan halbuki yalnız olmamalı kendiyle yüzleşirken, sıradan kelimeleri alıp sihirliymişçesine söyleyebilen birileri olmalı yanında. ama ben değemiyorum ki insanlara; hani aynada uzansan kendine parmaklarınla aranda bir boşluk kalır ya hep küçük de olsa, asla dokunamazsın kendine; onun gibi.. en yakın olduğum anda bile insanlarla aramda hep o boşluk var. sadece benimle mi ilgili bu, bilmiyorum. ama olmuyor, ve içimde sakladığım şeyler öyle birikip öyle ağırlaşıyor ki, hiçbir şekilde arınamıyorum onlardan. bir cümlelik de olsa bütün mesafemiz, zamandan bir okyanus da; birinin onu aşıp omuzlarımdan sarsmasını istiyorum sanırım, tüm biriktirdiklerim dökülsünler diye.
yine de, eskiden olduğu gibi "keşke" demiyorum. bu iyi bir şey. geldiği gibi yaşıyorum hayatı. yokuşlarını da düzlüklerini de aynı şekilde karşılıyorum. ama manasızlık, bütün duygularımı kemiriyor bu sefer. öyle ruhsuzum ki, ve bunun için öyle "bir şeyler yapmalıyım" ki; feci saçmalıyorum bugünlerde ve çok yakında kocaman bir hata yapacağım biliyorum. sonrasında da biraz pişman olup üzüleceğim heralde, biraz hissedeceğim. amaç da bu ya; sağlıklı dozda bir acı.. oysa ben hata yapmamak için yaşarım aslında. etrafımdaki insanlar bir sürü şey yaşayıp bana pişmanlıklarını anlatırken, ben yapmaktan vazgeçtiğim şeyler için kendimle gurur duyarım; başkalarına ağlamam gerekmediği için. belki bu yüzden hayat hakkında gerçekten de bir bok bildiğim yok, bilmiyorum. ben, bekliyorum aslında hep, bekliyorum bana fark ettirmeden hata yaptıracak insanı ve bekledikçe darbe alıyorum: işte size bütün hayatım.
11 Ekim 2010 Pazartesi
4 Ekim 2010 Pazartesi
yeni tanıştığım biriyle konuşuyorum, ve şunları fark ediyorum; benim artık ikili ilişkilerde deli gibi kompleksim, özgüven eksikliğim, ve karşı tarafa güvensizliğim var -ki aslında bunun sebebi de karşı tarafa %100 güvenme özlemi. ve garip bir iğneleme huyum oluştu, alınganlık yapıp da ota boka. bütün bunların nasıl göründüğü hakkında tahmin bile yürütemiyorum. sonunda ben de strateji canavarına dönüşeceğim sanırım. zaaflarını, acıyan yerlerini başkalarından saklamak ne kadar da zor; sırf senden korkup kaçmasınlar çünkü biriyle konuşmaya çok fazla ihtiyacın var diye..
20 Eylül 2010 Pazartesi
17 Eylül 2010 Cuma
fikirsiz yazı
"derse girmeyecek misin? e benimle gelsene o zaman" demişti. gülümsemişti.. duraktaydık, durup ona bakmıştım ve kendimden emin, gülümsemiştim. bütün sokakların, evlerin, insanların ve tramvayların; her şeyin yerli yerinde olduğunu düşündüğüm tek andı heralde. ne güzel unutuştu.
16 Eylül 2010 Perşembe
normal değil bu; bu öfke, bunca lanet okuma hiç normal değil. öyle bir anlık sinirle söylenen sözler değil bunlar; şimdiye dek bir şekilde birikmiş kocaman bir nefretin dışavurumu; en küçük çatlaktan dışarı sızıp da, denizdeki dalgalarla birlikte kabarmayı bekleyen. nasıl da kolay dökülüyor ağzından hepsi; hayattaki beceriksizliğinin hıncını çıkarmak ister gibi! nasıl da kendinden emin, hiç pişman olmayacağından nasıl da emin.. ve nasıl da aptal böyle zamanlarda. bizden iyi olduğunu sanırken nasıl da eğreti duruyor bütün o sevimli hayalleri üstünde!
hala bu şeylerle savaşacak gücüm var mı gerçekten, bir şeyleri idare etmeye çalışarak geçirdiğimiz böyle günlerle? bize acımamak için geçmişten güzel anılar aramaya hala enerjim var mı? aslında burdan kaçıp gitmek istememin bir sürü sebebi var, ama aralarında en büyüğü sanırım onlara benzemek istemeyişim.. çünkü o zaman her şey biter. yaptığım hiçbir şeyin bu saçma salak evrende bir anlamı kalmaz, bütün kelimelerim yere düşer ve kaybolur. sonucu yenilmekse, direnişimin bir anlamı olmaz, duyuyor musun, ne yazık ki hiç olmadı. öylece oturup kalbimin taş kesilmesini izlemek istemiyorum artık.
arizona dream'de grace'in söyledikleri geliyor aklıma hep. ve aklımın bütün şehirleri teker teker düşüyor. "bacaklarımı sevdin mi? ben onlardan nefret ediyorum. ellerime bak. bunlar benim ellerim değil; onun elleri.. sadece bekle, bir gün uyandığında baban gibi olacaksın. sadece bekle. bundan kaçabileceğini sanıyorsan, aptalsın demektir.. sonunda tamamen ona dönüşmeden önce kendimi öldüreceğim."
hala bu şeylerle savaşacak gücüm var mı gerçekten, bir şeyleri idare etmeye çalışarak geçirdiğimiz böyle günlerle? bize acımamak için geçmişten güzel anılar aramaya hala enerjim var mı? aslında burdan kaçıp gitmek istememin bir sürü sebebi var, ama aralarında en büyüğü sanırım onlara benzemek istemeyişim.. çünkü o zaman her şey biter. yaptığım hiçbir şeyin bu saçma salak evrende bir anlamı kalmaz, bütün kelimelerim yere düşer ve kaybolur. sonucu yenilmekse, direnişimin bir anlamı olmaz, duyuyor musun, ne yazık ki hiç olmadı. öylece oturup kalbimin taş kesilmesini izlemek istemiyorum artık.
arizona dream'de grace'in söyledikleri geliyor aklıma hep. ve aklımın bütün şehirleri teker teker düşüyor. "bacaklarımı sevdin mi? ben onlardan nefret ediyorum. ellerime bak. bunlar benim ellerim değil; onun elleri.. sadece bekle, bir gün uyandığında baban gibi olacaksın. sadece bekle. bundan kaçabileceğini sanıyorsan, aptalsın demektir.. sonunda tamamen ona dönüşmeden önce kendimi öldüreceğim."
8 Eylül 2010 Çarşamba
birine söylemek istediğim bir şeyler var. bunun için başka bir sürü sebep sayabilirim, ama yaparsam, bal gibi de kendimi iyi hissetmek için yapacağım bunu. bir zamanlar sevdiğim ama şimdi arkadaş olmayı pek de istemediğim (çünkü beceremediğim) birine, kocaman, kenarından köşesinden zorlama cümleler sarkan sevimsiz bir özürle gideceğim. çok gecikmiş, dürüstlük dozu biraz kaçırılmış gereksiz bir açıklama. sanırım kötü kız olmaya devam etmek, bundan daha az kötü. bilmiyorum.
5 Eylül 2010 Pazar
i'm not gonna live for you
or die for you
won't do anything anymore for you
cuz you leave me here on the other side
you leave me here on the other side
not gonna shed one more tear for you
shed one more tear for you
i'm not gonna shed one more tear for you
at least not til sunday afternoon
sunday afternoon
3 Eylül 2010 Cuma
biraz da kendimi.. kendimi?
bugünlerde herkes danalar gibi yatadursun hala, benim yarın 08.30'da dersim var! bu geride bıraktığım yaz tatiline 'tatil' demeye dilim varmıyor zaten. kısalığını da geçtim de, ben kafamdaki her şeyin bokunu çoktan çıkardığımı, artık düşünmeye gerek olmadığını bir şekilde kendime kabul ettirip tertemiz bir zihinle başlayacaktım bu döneme, hehe. öyle diyordum. tabi karmakarışık kalakaldım her zamanki gibi. ama aslında bütün gün söve söve hocaların peşinden koşturup dursak da bana iyi geldi bu tempo sanırım. düşüncelerimin her an değişebildiği bir dönemdeyim. veya öyleydim - aslında, tam şu an, stabil gibiyim! uyku anını sevmemeye başladım mesela, uyku öncesi anı ya da; o an aklımdan geçenlerden nefret ediyorum. ki o sırf anlar için uykuya yatmışlığım var benim. bütün gün derste dikkatim toplanmış - kaşlarım çatılmış halde söylenenleri yakalayıp not almaya çalışmayı, ayakta durmaktan her yerimin ağrımasını falan tercih ederim sanırım o ana. geçen gün onun yüzünden, sırf onu alt edemeyişim yüzünden gözlerim şiş uyandım. ama alışıyorum galiba savaşmaya. biraz ateşim çıkıyor, titriyorum; sonra düzeliyorum. kafamın bir saniyeliğine bile boşalmamasını istiyorum, lütfen. boşaldığı anda bok gibi hissedeceğim yine. yalnız kalacağım yine. düşünecek bir şeylerim olsun hep, hep taşıyabileceğimin son haddinde sorumluluklarım olsun. olmadığı gün, sen gel.
"artık tam sopalıksın ama saçmalama, mutluluğu bekle ki gelsin! çılgın mısın? mutlu olmayı öğreniceksin şeyda, kendini mutlu etmeyi öğreniceksin biliyosun da aslında etik olmak zorunda değil tarzın da olmayabilir ama istiyosan ulaşırsın. biraz da kendini düşünür müsün artık?"
2 Eylül 2010 Perşembe
bak burada beyaz ellerin
biraz eksik sarıyorsa belimi
görmemiş der geçerim
şeffaf çizdim ben zaten kendimi
29 Ağustos 2010 Pazar
22 Ağustos 2010 Pazar
-I'm exhausted, I'm going to wake up now.
normalde beni çıldırma noktasına getiren bazı şeyleri kabullenişim rüyalarda başlıyor. bir şeyler hakkında yanıldığımı anlayışım mesela, gerçekten özlediğimi veya. uykusuzluk çektiğim üç geceden sonra yine öyle, deli saçması bir rüya gördüm, uyandığımda şaşkındım biraz. ama galiba benim zamanlamalarım hep yanlış. of neyse. küçük iskender "hüzün hastası bir hayvansın" diyor ya şiirinde hani. ben artık biraz ara vereceğim bir şeylere. gerçekten yoruldum.
20 Ağustos 2010 Cuma
aslında ben her zaman böyle can sıkıcı değilim. aslında ben de eğlenceli olabilirim, hayal kurabilirim, ve onları gerçekleştirmek için umut biriktirebilirim. ama öyle yapayalnız hissediyorum ki bazen, bunların hiçbir önemi olmuyor. o zaman en iyimser halim, sokakta yürürken kendini rüya gördüğüne inandırmaya çalışıyor. evet, yalnızlık gerçekten de zekayı, mizah duygusunu, direnme gücünü, hatta hayalleri bile yeniyor. buraya yazıp sildiğim her cümlenin nedeni de o; anlamsızlaştırıyor çünkü. kime ne anlatabilirim ki, kahramansız bir hikaye benimki. ne yazık ki şu an kendimi bir böcek kadar bile hissetmiyorum; benden de aşağılık bir yığın insan yüzünden.
19 Ağustos 2010 Perşembe
15 Ağustos 2010 Pazar
28 Temmuz 2010 Çarşamba
günaydın.
geçen gün izlediğim filmde, kadın
yani aşık olduğu adam uğruna kadın olmuş bir kadın
-burası biraz karışık-
her şeye rağmen, onu hala seviyor musun? sorusunun cevabına
evet, diyordu. onu hala seviyorum
ben onun yaratığıyım.
söz konusu adamın piçin önde gideni olması bir yana
vereceğini bildiğim
ama vermesini en son isteyeceğim cevaptı bu.
sonra ben de "her şeye rağmen"in anlamını düşündüm.
kocaman bir "her şey" orda duruyor.
hayır; sadece durmuyor, içinde fırtınalar koparıyor, denizlerini taşırıyor
gördüğün en sahici kıyamet kısacası.
hem de muhtemelen o bunları tahmin bile etmemişken oluyor hepsi.
umursamamışken
"cahil melekler" gibi aslında, farkında olmadan dokunduğu hayatları değiştiren,
ama onun şeytani versiyonu.
senin binbir zahmetle koruduğun azıcık iyimserliğin var ya,
ondan fütursuzca kocaman bir ısırık alıyor o;
biraz çiğnedikten sonra hepsini tükürecek halbuki.
işte "her şeye rağmen"in sakladıkları.
sevmek, tehlikeli bir şey
küpüne zarar cinsten hani.
ne zaman başladığını kestirmek zor,
bitiş noktasıysa hepten kayıp
geçmişin silinemeyecek tek kısmı belki sevmek.
çünkü fırtınanın ortasında o toz bulutunun arkasına baktığında bile,
göremesen de, aslında bilirsin
ne söylersen söyle, her şeye rağmen
şimdiye dek sevdiğin herkesi sevmeye devam edeceksin.
yerine kimseyi koyamayacaksın
ve bu yüzden hep acı çekeceksin.
üstelik, bil bakalım ne, bunun için kimseyi suçlayamazsın da.
hepsini sen omuzlamak zorundasın.
belki izlediğin tuhaf bir fransız filmini suçlarsın, sana hatırlattıkları için, o kadar
gerisi içini parçalara böler, sık sık aklını kaçırırsın,
düşündükçe cam kırıkları kusarsın.
yani aşık olduğu adam uğruna kadın olmuş bir kadın
-burası biraz karışık-
her şeye rağmen, onu hala seviyor musun? sorusunun cevabına
evet, diyordu. onu hala seviyorum
ben onun yaratığıyım.
söz konusu adamın piçin önde gideni olması bir yana
vereceğini bildiğim
ama vermesini en son isteyeceğim cevaptı bu.
sonra ben de "her şeye rağmen"in anlamını düşündüm.
kocaman bir "her şey" orda duruyor.
hayır; sadece durmuyor, içinde fırtınalar koparıyor, denizlerini taşırıyor
gördüğün en sahici kıyamet kısacası.
hem de muhtemelen o bunları tahmin bile etmemişken oluyor hepsi.
umursamamışken
"cahil melekler" gibi aslında, farkında olmadan dokunduğu hayatları değiştiren,
ama onun şeytani versiyonu.
senin binbir zahmetle koruduğun azıcık iyimserliğin var ya,
ondan fütursuzca kocaman bir ısırık alıyor o;
biraz çiğnedikten sonra hepsini tükürecek halbuki.
işte "her şeye rağmen"in sakladıkları.
sevmek, tehlikeli bir şey
küpüne zarar cinsten hani.
ne zaman başladığını kestirmek zor,
bitiş noktasıysa hepten kayıp
geçmişin silinemeyecek tek kısmı belki sevmek.
çünkü fırtınanın ortasında o toz bulutunun arkasına baktığında bile,
göremesen de, aslında bilirsin
ne söylersen söyle, her şeye rağmen
şimdiye dek sevdiğin herkesi sevmeye devam edeceksin.
yerine kimseyi koyamayacaksın
ve bu yüzden hep acı çekeceksin.
üstelik, bil bakalım ne, bunun için kimseyi suçlayamazsın da.
hepsini sen omuzlamak zorundasın.
belki izlediğin tuhaf bir fransız filmini suçlarsın, sana hatırlattıkları için, o kadar
gerisi içini parçalara böler, sık sık aklını kaçırırsın,
düşündükçe cam kırıkları kusarsın.
20 Temmuz 2010 Salı
17 Temmuz 2010 Cumartesi
kırmızı ojelerimi sürdüm. bir filmim var, kocaman adamla küçük kızın aşkını anlatan. dünyanın en güzel şarkısını dinliyorum şu an. ben kendimi bildim bileli mutsuzum, sorun değil. bugün her şeyin, herkesin, unutulduğunu konuştuk. bunu hep biliriz. geciktirmek isteriz ki, anlamlı olsun yaşadıklarımız. gerçekler soğuk değil; ılık, biraz da ıslak... hepsine dayanılıyor. zaman geçtikçe, biraz kuruyor. bir kez daha söylemeliyim, her şey unutuluyor. güzel şeyler de oluyor tabii. onları hatırlamak, hayattaki en büyük molamız bazen. yine güzel şeyler olacak. bir ihtimal, giderken acıtacak, diğer ihtimaliyse bilmiyorum. gerçekten özgür hissetseydim kararlarım nasıl, ne kadar değişirdi merak ediyorum. keşke bir sigaram olsaydı. biliyor musun, şu an, 17 temmuz cumartesi saat 1i 20 geçe, her türlü çılgınlığı yapmaya hazırım, yeter ki biri bana benimle gel desin. sanırım kafam güzel biraz. sabah olduğunda korkmaya devam edeceğim. bir de özlemeye. ama artık faydası yok. artık kimseyi suçlamıyorum hiçbir şey için. sadece, bazı şeyleri düzeltmeye çalışmak saçma. bazı şeyler düzelmez. zaman geçer. unuturuz. unutup iyi olacağız yine. arada bir hatırlayıp iç çekeriz belki, o kadar.
26 Haziran 2010 Cumartesi
15 Haziran 2010 Salı
13 Haziran 2010 Pazar
12 Haziran 2010 Cumartesi
31 Mayıs 2010 Pazartesi
24 Mayıs 2010 Pazartesi
öyle dalgınım ki son zamanlarda;
anneme sürpriz yapmak için aldığım pastayı on dakikalık yolda nasılsa tepetaklak ettim
park yerinden çıkarken arkamda duran koca arabaya çarptım
cüzdanımı evde bıraktığımı ancak bir kucak dolusu fotokopi çektirdikten sonra anladım
gözlerim acımaya başlayana kadar lenslerimi çıkarmayı,
telefonumu şarj etmeyi,
gitmem gereken yerleri, saatleri
söylemem gereken sözleri unuttum.
ablam gelip ne yapıyorsun diye sormasa farkında bile değildim dakikalardır yatağımın üstünde oturup boşluğa baktığımın.
iyi ki diyorum etrafımda insanlar var, döktüklerimi toplayacak..
anneme sürpriz yapmak için aldığım pastayı on dakikalık yolda nasılsa tepetaklak ettim
park yerinden çıkarken arkamda duran koca arabaya çarptım
cüzdanımı evde bıraktığımı ancak bir kucak dolusu fotokopi çektirdikten sonra anladım
gözlerim acımaya başlayana kadar lenslerimi çıkarmayı,
telefonumu şarj etmeyi,
gitmem gereken yerleri, saatleri
söylemem gereken sözleri unuttum.
ablam gelip ne yapıyorsun diye sormasa farkında bile değildim dakikalardır yatağımın üstünde oturup boşluğa baktığımın.
iyi ki diyorum etrafımda insanlar var, döktüklerimi toplayacak..
23 Mayıs 2010 Pazar
22 Mayıs 2010 Cumartesi
sessizleşin çocuklar, sessizliğe ihtiyaç var
tam da uykuyla uyanıklığın arasındayken kurulan hayaller, bunun zihne yansıttığı görüntüler ne kadar ilginç, güzel. çok büyülü çünkü sadece aklından geçirdiğin herhangi bir şey hakkında bilinçaltın hızla çalışıp deli senaryolar üretiyor. işte böyle rüyalar görmekteydim ben de az önce; uyandırılmadan. aklımda kalan en son şey, bir zamanlar sahiden önem verdiğim biriyle konuşup, "hepimiz için her şey sandığımızdan çok daha zor" dediğim.
"bir zamanlar", "eskiden" kavramları da ne garip aslında. bir şeylerin belli bir zaman önce çok farklı işlediği bir hayat yaşamak, ne garip. sanki aynı gözlerden bakmıyormuşuz artık, ellerimiz aynı eller değillermiş gibi. bugün ders çalışırken istemsiz telefonumu aldım, "çok mutsuzum" yazdım ama gönderecek kimsemin olmadığını sonra fark ettim. eskiden -
her neyse.
şu günlerde yaşamak benim için bir zorunluluk gibi, o yüzden çok saçma geliyor. bazı şeyler konusunda kafam çok karışık, bazı şeyler için hazır mıyım, bilmiyorum. nasıl bir doktor olacağım mesela; şaka maka dün ilk defa servise çıktık. seneye bambaşka bir hayatım olacak, stajlar, nöbetler. aslında böyle bir koşuşturmaca içine girmeye ihtiyacım olabileceğini düşünüyorum ama, çok soru işaretim var, gerçekten. kendi sağlığımı bu kadar ihmal edişim, akciğer kanseri dersinden sonra çıkıp anfinin önünde pişkin pişkin sigara içişlerim düşününce oldukça rahatsız edici mesela.. tamam doktor dediğin kişinin herkese "örnek" olması gerektiğine falan inanmıyorum ama, babamın sigara içtiği zamanlarda sigaranın zararları hakkında konuşması bana hiç inandırıcı gelmiyordu. gerçi on sene önce falandı bu, eheh, inanmayıp sigaraya başlamış değilim tabi.. ama doktorlarınki de o hesap işte. ben hasta olsam ve sigara içen doktorum bana sigara içmemem gerektiğini söylese, elbette içmemem gerekir ama ona fena halde sinir olurdum. niye bu kadar empati kurmam gereksin, onu da bilmiyorum gerçi. neyse, zaten daha yolun yarısındayım, bu konuda bir karar vermek için yeterince zamanım olacak. bir de şu var; bazı konularda soğukkanlılığımı bir çok insandan daha iyi koruyabildiğimi düşünürken son zamanlarda şüpheliyim bundan. bugünlerde babannemin tansiyonu fırlıyor arada bir, geçen gün babamların gecenin bir yarısı babannemi hastaneye götürmeleri gerekti ve ben, geceleri "lütfen aileme hiçbir şey olmasın, olursa da bana olabilir!" diye dua eden 8 yaş kalbimle korkuyorum şimdi onun için. belki normal, belki tuhaf bu kadar korkmam bilmiyorum. ama elimden bir şey gelmiyor. yani kafam karışık, çok karışık işte. ve bir şeyleri yoluna koymak zorunda oluşum, beni tam anlamıyla yiyip bitiriyor. mecburiyet ağır geliyor, saçma geliyor, taşıyamıyorum, ittiremiyorum, yerimde sayıyorum zorunluluklarımla o yüzden..
tam bu noktada devreye keşkeler giriyor.. iyi halt ediyorlar: keşke ne yapıp edip mutlu olmaya çalışmak zorunda olmasaydım; kendiliğimden olsaydım. ve keşke seni düşünmemek zorunda olmasaydım, bir de aramamak..
"bir zamanlar", "eskiden" kavramları da ne garip aslında. bir şeylerin belli bir zaman önce çok farklı işlediği bir hayat yaşamak, ne garip. sanki aynı gözlerden bakmıyormuşuz artık, ellerimiz aynı eller değillermiş gibi. bugün ders çalışırken istemsiz telefonumu aldım, "çok mutsuzum" yazdım ama gönderecek kimsemin olmadığını sonra fark ettim. eskiden -
her neyse.
şu günlerde yaşamak benim için bir zorunluluk gibi, o yüzden çok saçma geliyor. bazı şeyler konusunda kafam çok karışık, bazı şeyler için hazır mıyım, bilmiyorum. nasıl bir doktor olacağım mesela; şaka maka dün ilk defa servise çıktık. seneye bambaşka bir hayatım olacak, stajlar, nöbetler. aslında böyle bir koşuşturmaca içine girmeye ihtiyacım olabileceğini düşünüyorum ama, çok soru işaretim var, gerçekten. kendi sağlığımı bu kadar ihmal edişim, akciğer kanseri dersinden sonra çıkıp anfinin önünde pişkin pişkin sigara içişlerim düşününce oldukça rahatsız edici mesela.. tamam doktor dediğin kişinin herkese "örnek" olması gerektiğine falan inanmıyorum ama, babamın sigara içtiği zamanlarda sigaranın zararları hakkında konuşması bana hiç inandırıcı gelmiyordu. gerçi on sene önce falandı bu, eheh, inanmayıp sigaraya başlamış değilim tabi.. ama doktorlarınki de o hesap işte. ben hasta olsam ve sigara içen doktorum bana sigara içmemem gerektiğini söylese, elbette içmemem gerekir ama ona fena halde sinir olurdum. niye bu kadar empati kurmam gereksin, onu da bilmiyorum gerçi. neyse, zaten daha yolun yarısındayım, bu konuda bir karar vermek için yeterince zamanım olacak. bir de şu var; bazı konularda soğukkanlılığımı bir çok insandan daha iyi koruyabildiğimi düşünürken son zamanlarda şüpheliyim bundan. bugünlerde babannemin tansiyonu fırlıyor arada bir, geçen gün babamların gecenin bir yarısı babannemi hastaneye götürmeleri gerekti ve ben, geceleri "lütfen aileme hiçbir şey olmasın, olursa da bana olabilir!" diye dua eden 8 yaş kalbimle korkuyorum şimdi onun için. belki normal, belki tuhaf bu kadar korkmam bilmiyorum. ama elimden bir şey gelmiyor. yani kafam karışık, çok karışık işte. ve bir şeyleri yoluna koymak zorunda oluşum, beni tam anlamıyla yiyip bitiriyor. mecburiyet ağır geliyor, saçma geliyor, taşıyamıyorum, ittiremiyorum, yerimde sayıyorum zorunluluklarımla o yüzden..
tam bu noktada devreye keşkeler giriyor.. iyi halt ediyorlar: keşke ne yapıp edip mutlu olmaya çalışmak zorunda olmasaydım; kendiliğimden olsaydım. ve keşke seni düşünmemek zorunda olmasaydım, bir de aramamak..
20 Mayıs 2010 Perşembe
16 Mayıs 2010 Pazar
her şey geçer, hayat kalır
beş günlük eve kapanışımın ardından, sanırım iyileştim
kabuslar, kafamda dönüp duran kelimeler, ıslanmış mendiller ve
canıma kast eden şarkılardan sonra,
şimdi aynada tanımadığım bakışlarım var benim.
ama bu iyi bir şey olmalı, öyle olmalı çünkü değiştim.
belki komik ama, artık mutlu olabileceğime inanmıyorum.
benim için önemli olan bir çok şey, artık yok.
parmak şıklatır gibi hani, bir anda
bir şeylerin sonundayım, artık kimseden
artık hayattan bekleyecek bir şey yok
ama bu iyi bir şey olmalı,
öyle olmalı çünkü artık bir şeylere başlıyorum.
ve tuhaf mı bilmem ama, şimdi ben bunları düşünürken bir yandan, kimseyi değil,
sadece kelimelerini bildiğim, hiç görmediğim, görmeyeceğim bir adamı özlüyorum.
"bir kitabın hayatını değiştirdiğini söyleyen insanlarla
dalga geçeriz biz
öyle olmayı dileriz aslında.
ama bizim sihirli değneğimiz hem mantıklı olmalı
hem gerçekten sihirli..."
kabuslar, kafamda dönüp duran kelimeler, ıslanmış mendiller ve
canıma kast eden şarkılardan sonra,
şimdi aynada tanımadığım bakışlarım var benim.
ama bu iyi bir şey olmalı, öyle olmalı çünkü değiştim.
belki komik ama, artık mutlu olabileceğime inanmıyorum.
benim için önemli olan bir çok şey, artık yok.
parmak şıklatır gibi hani, bir anda
bir şeylerin sonundayım, artık kimseden
artık hayattan bekleyecek bir şey yok
ama bu iyi bir şey olmalı,
öyle olmalı çünkü artık bir şeylere başlıyorum.
ve tuhaf mı bilmem ama, şimdi ben bunları düşünürken bir yandan, kimseyi değil,
sadece kelimelerini bildiğim, hiç görmediğim, görmeyeceğim bir adamı özlüyorum.
"bir kitabın hayatını değiştirdiğini söyleyen insanlarla
dalga geçeriz biz
öyle olmayı dileriz aslında.
ama bizim sihirli değneğimiz hem mantıklı olmalı
hem gerçekten sihirli..."
2 Mayıs 2010 Pazar
28 Nisan 2010 Çarşamba
cennet
sıcak bir öğleden sonra, sessiz ve loş mutfak, masanın üstünde bir bardağın içine konulmuş papatyalar, balkondan gelen hafif rüzgarla uçuşan tül.
17 Nisan 2010 Cumartesi
sebepsiz ve sonuçsuz.
hayatımda kendimi "açacak" kimsenin olmaması, gerçekten kötü bir şey. uzunca bir süredir, bu yüzden bir şey eksik; bu yüzden bu kadar mutsuzum. şimdiye dek hayatımın her döneminde bir en yakınım olmuştu çünkü; hiçbir şeyi anlatmaktan çekinmeyeceğim. fakat şimdi, söylediğim sözler, genellikle insanlara değmiyor bile. bu yüzden kimseye anlatacak bir şey kalmadı.
dünyanın en çaresiz cümlesini bilirsin: cevabı sessizlik olan bir "kendimi çok yalnız hissediyorum."dur o. ne var biliyor musun? ben bunu söylerken, içim üşümüyor artık; sanki bütün hislerim ve bütün insanlığımla birlikte, dondurulmuş gibiyim. en yalın anlamıyla, içimde bir damla sevgi kalmamış gibi hissediyorum. bitmedi. bundan daha kötüsüyse, utanç. hissettiklerim - ya da hissedemediklerim yüzünden kendimden utanmaya başladım. öyle ki, içimdeki her şeyi ezip en üste çıkıyor; düşündürtmüyor, kendimi kendime yok saydırıyor bu utanç. böyle biri olmam planlanmamıştı. şu an bulunduğum noktadan geri dönüp başka biri olmaya çalışmaksa, komik bir çaba olur ancak.
eskiden tanıdığım birinin son konuşmamızda bana söylediği şeyler geliyor aklıma: "yeni bir şeyler inşa ediyorsun demek. evet, bir inşaat var, ama temeli yok." o bunu bilmiyor ama; artık kaybetmem sandığım her şey, elimden kayıp tuzla buz oluyor son zamanlarda. ve ben, söyledikleri için onu affetmediğim iki yıldan sonra ona hak veriyorum. evet, uğraştığım çoğu şey, kendim için yaptıklarım, arkadaşlıklarım, olduğumu düşündüğüm kişi, benimle olduklarını düşündüğüm kişiler; hiçbirinin gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmamış aslında. gördüğüm her şey biraz eksikmiş, sahip olduklarım asla hissettiklerim kadar değilmiş. miş, miş, miş.
tabii, bir gün bunlar sona erecek. ve ben iyi olacağım. bunu ben dışında herkes biliyor. yalnızca bana, şu anda, benden herhangi bir şey olurmuş gibi gelmiyor. çünkü artık 16 yaşında değilim. ve bende bir şeyler yoluna girmiyor.
dünyanın en çaresiz cümlesini bilirsin: cevabı sessizlik olan bir "kendimi çok yalnız hissediyorum."dur o. ne var biliyor musun? ben bunu söylerken, içim üşümüyor artık; sanki bütün hislerim ve bütün insanlığımla birlikte, dondurulmuş gibiyim. en yalın anlamıyla, içimde bir damla sevgi kalmamış gibi hissediyorum. bitmedi. bundan daha kötüsüyse, utanç. hissettiklerim - ya da hissedemediklerim yüzünden kendimden utanmaya başladım. öyle ki, içimdeki her şeyi ezip en üste çıkıyor; düşündürtmüyor, kendimi kendime yok saydırıyor bu utanç. böyle biri olmam planlanmamıştı. şu an bulunduğum noktadan geri dönüp başka biri olmaya çalışmaksa, komik bir çaba olur ancak.
eskiden tanıdığım birinin son konuşmamızda bana söylediği şeyler geliyor aklıma: "yeni bir şeyler inşa ediyorsun demek. evet, bir inşaat var, ama temeli yok." o bunu bilmiyor ama; artık kaybetmem sandığım her şey, elimden kayıp tuzla buz oluyor son zamanlarda. ve ben, söyledikleri için onu affetmediğim iki yıldan sonra ona hak veriyorum. evet, uğraştığım çoğu şey, kendim için yaptıklarım, arkadaşlıklarım, olduğumu düşündüğüm kişi, benimle olduklarını düşündüğüm kişiler; hiçbirinin gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmamış aslında. gördüğüm her şey biraz eksikmiş, sahip olduklarım asla hissettiklerim kadar değilmiş. miş, miş, miş.
tabii, bir gün bunlar sona erecek. ve ben iyi olacağım. bunu ben dışında herkes biliyor. yalnızca bana, şu anda, benden herhangi bir şey olurmuş gibi gelmiyor. çünkü artık 16 yaşında değilim. ve bende bir şeyler yoluna girmiyor.
11 Nisan 2010 Pazar
jai guru de va om!
zaten magritte tablosunun içine girip, across the universe söylemek; rufus wainwright'tan daha çok kime yakışabilir ki.
10 Nisan 2010 Cumartesi
wish i had a river...
3 Nisan 2010 Cumartesi
seni özlediğimi söylersem, bir dahaki sefere özlemiyormuşum gibi yapmak daha zor olur. gitme dersem, gittiğinde ne kadar yalnız hissettiğimi anlarsın; karşında savunmasız kalırım. sonra bir şey dersin, belki demezsin; üzülürüm. bilirsin, ben hep mutsuz olmak için uğraşırım. dışarısı bahar bir cumartesi akşamı, evde tek başıma oturup illet bir şarkı eşliğinde hayatımı düşünerek, bunu başarırım da. sen yoksundur. ama yokluğunu duymak saçmadır, sen zaten olsa olsa hayalsindir. ne yapacağımı bilememekten yorgun düşerim. bir türlü sonu gelmez.
sonu gelmez.
sonu gelmez.
25 Mart 2010 Perşembe
en mükemmel ölüm şekli!
bir film vardı; the core diye. güzel bir film olduğundan değil ama o zamanlar bu tip "dünyanın sonu" bilimkurgularına meraklı olan şahsımın baya ilgisini çekmişti. kahraman grubumuz dünyanın derinliklerine taa çekirdeğe kadar gidip orda yeterli güçte patlamalar falan yapmaya çalışıyorlardı filmde. çünkü soğuyormuş çekirdek meğersem, dönmüyormuş artık.. tabi oraya gidecekleri mekiğimsi aleti yapmak için önce çekirdek ısısına dayanıklı süpersonik bi madde buldular işte.. amerikalılar sonuçta! neyse, o saçma sapan filmde bir sahne vardı. ilk defa o zaman gerçekten nasıl ölmek istediğimi düşünmüştüm sanırım. gruptaki uyuz ama karizmatik bilim adamı, mekikten fırlatacakları şeyin içinde sıkışıyordu, sonra "beni boşverin" deyip patlayıcılarla birlikte fırlatılmaya razı oluyordu. patlamadan önce zamanı vardı biraz; film boyunca sürekli kullandığı ses kaydedicisini çıkarıp son kez birşeyler kaydediyordu ona.. sonra bi anda, belki saliselik, patlama gerçekleşiyordu ve adam hiç acı bile duymadan, acı duymasına vakit bile kalmadan ortadan kayboluyordu.. ben de öyle ölmek isterdim işte. bütün hücrelerim aynı anda farklı yönlere dağılsın isterdim. o filmi izlediğimden beri daha güzelini düşünemiyorum. uykuda ölmek, hap içerek intihar etmek, yüksek dozda uyuşturucudan ölmek. hiçbiri yeterince iyi değil! ne zaman laf ölümden açılsa ve biri nasıl ölmek istediğinden bahsetse, aklıma bu sahne gelir.. öyle işte.
20 Mart 2010 Cumartesi
life is a pigsty
ben baya yalnızım bugünlerde.
sürekli uyuyorum.
sürekli.
uyandığımda kötü haberler alıyorum genelde.
hala yolunda giden bir şey yok gibi.
belki bunları bilmek kendini biraz şanslı hissettirir sana.
belki hoşuna bile gider.
başıma gelenlerin bir çoğunu hak ettim ben.
bir şeyler geçiyor.
çok zor olanları bile.
ama bazı şeyler, hiç değişmiyor.
hayatım koca bir bok çukuru.
sen yoksun.
bazı şeylere katlanamıyorum.
sen yokken daha da çekilmez oluyorum.
o yüzden gelmeni beklemiyorum.
beni tanıdığını sanmıyorum.
çünkü beni tanımlayacak bir kaç kelime bulmak gerekseydi,
mutsuz, sıkıcı ve tuhaf; gayet yerinde olurdu.
sen bunu kabul etmezdin.
yine de beni haklı çıkardın.
bugün bir arkadaşımın yazdığı bir şey canımı acıttı.
dünyada nerede olmak istediğini bilmeyen insanlar "mutsuz insanlar"mış.
mutluluksa, "işte burdayım, dünyada olmak istediğim yerde" diyebilmekmiş.
ben, sadece neyi istemediğimi biliyorum.
ve işe bak ki,
istemediğim şeylerle dolu hayatım.
bir yanlışlık olmalı.
evet bir yanlışlık var.
sen yoksun.
birazcık bile.
bazen geriye bakıp, kendimle düştüğüm çelişkileri buluyorum oyun oynar gibi.
hem gururluyum hem yardıma muhtaç.
bana yardım etmek istiyorsan, bana yardım edeceğini söylememelisin mesela.
biliyorum, yorucu..
ben naptığımı bilmiyorum, bilmiyorsun.
etrafımdaki insanlar, ikiyüzlü hissettiriyor.
kaçamıyorum.
kafamın içinde yankılanıyor.
burda her şey çok karmaşık.
ve sen yoksun.
hayatım koca bir bok çukuru.
değer yargılarımı kaybettim.
dostlarımı kaybettim.
hayallerimi kaybettim.
umudum, çok kırılgan.
öyle ki birilerine ondan bahsetmeye korkuyorum.
sana güvenmiyorum, hiç güvenmedim.
gelmeni istemiyorum.
ama olmayışın, bir şeylere sebep oluyor hala.
saçmalatıyor.
oturup bunları yazdırıyor.
canım sıkılıyor..
sürekli uyuyorum.
sürekli.
uyandığımda kötü haberler alıyorum genelde.
hala yolunda giden bir şey yok gibi.
belki bunları bilmek kendini biraz şanslı hissettirir sana.
belki hoşuna bile gider.
başıma gelenlerin bir çoğunu hak ettim ben.
bir şeyler geçiyor.
çok zor olanları bile.
ama bazı şeyler, hiç değişmiyor.
hayatım koca bir bok çukuru.
sen yoksun.
bazı şeylere katlanamıyorum.
sen yokken daha da çekilmez oluyorum.
o yüzden gelmeni beklemiyorum.
beni tanıdığını sanmıyorum.
çünkü beni tanımlayacak bir kaç kelime bulmak gerekseydi,
mutsuz, sıkıcı ve tuhaf; gayet yerinde olurdu.
sen bunu kabul etmezdin.
yine de beni haklı çıkardın.
bugün bir arkadaşımın yazdığı bir şey canımı acıttı.
dünyada nerede olmak istediğini bilmeyen insanlar "mutsuz insanlar"mış.
mutluluksa, "işte burdayım, dünyada olmak istediğim yerde" diyebilmekmiş.
ben, sadece neyi istemediğimi biliyorum.
ve işe bak ki,
istemediğim şeylerle dolu hayatım.
bir yanlışlık olmalı.
evet bir yanlışlık var.
sen yoksun.
birazcık bile.
bazen geriye bakıp, kendimle düştüğüm çelişkileri buluyorum oyun oynar gibi.
hem gururluyum hem yardıma muhtaç.
bana yardım etmek istiyorsan, bana yardım edeceğini söylememelisin mesela.
biliyorum, yorucu..
ben naptığımı bilmiyorum, bilmiyorsun.
etrafımdaki insanlar, ikiyüzlü hissettiriyor.
kaçamıyorum.
kafamın içinde yankılanıyor.
burda her şey çok karmaşık.
ve sen yoksun.
hayatım koca bir bok çukuru.
değer yargılarımı kaybettim.
dostlarımı kaybettim.
hayallerimi kaybettim.
umudum, çok kırılgan.
öyle ki birilerine ondan bahsetmeye korkuyorum.
sana güvenmiyorum, hiç güvenmedim.
gelmeni istemiyorum.
ama olmayışın, bir şeylere sebep oluyor hala.
saçmalatıyor.
oturup bunları yazdırıyor.
canım sıkılıyor..
17 Mart 2010 Çarşamba
gerçek bir hikaye.
az önce zeki müren "ah bu şarkıların gözü kör olsun" derken, elimdeki çikolatalı süt bardağı rakı kadehine dönüştü. odam da; tenha, ucuz bir meyhaneye. hatta buranın sahibi olan yaşlı adam bana tezgahın arkasından acıyan gözlerle bakıyormuş. çok aşıkmışım falan..
Etiketler:
ah bu şarkıların gözü kör olsun,
ne biçim şarkısın
10 Mart 2010 Çarşamba
pöfür!
evde gizlice içilen sigara en güzeliymiş. camdan iyice sarkıp dumanı rüzgarın yönüne göre üflemek. binbir zahmete sıkıntıya girdikten sonra biraz da anın heyecanıyla resmen sigaradan kafa olmak. ha ama birileri yarattığım saçma sapan görüntüye yarılıp da videoya falan alıp internetlerde yayınlar mı paranoyası var tabii. kapı açılıp içeri bir adet ebeveyn girmesinden çok bundan korkuyorum.
8 Mart 2010 Pazartesi
çok merak ettiğin halde, kızgın-kırgın olduğun bir insana gidip "niye böyle yaptın?" diye sorabilmek, neden bu kadar zor? bir gün sormadan anlatacağı beklentisi mi? hiç susmayan o "zaten ne bekliyordun ki?"ler mi? gurur mu? aklına geldiğinde için içini yese bile, "beni umursamıyorsan ben de seni umursamıyorum"culuk mu? ama şu an fena halde umursuyorum işte ve bu umursanmamaktan çok daha kötü. suçlayacak hiçbir şey yok çünkü. ben mızmız bir çocuğum ve bana sonradan geri alacağın bir oyuncak vermemen gerektiğini bilmeliydin. yine kendimle kalıyorum; ortalıkta kızacak kimse olmadığı için, kendime kızıyorum.
27 Şubat 2010 Cumartesi
14 Şubat 2010 Pazar
how can you mend a broken heart?
kulağımda hep aynı şarkı dönecek. ışıkları söndürüp yatağıma uzanacağım, sonra gözlerimi kapatacağım ve orda dans ederken tek başıma, yastığımın ıslaklığında uykuya dalacağım...
"zaman her şeyin ilacıdır" derler ya, bence doğrusu "uyku çoğu şeyin ilacıdır"... çoğu şeyin.
"zaman her şeyin ilacıdır" derler ya, bence doğrusu "uyku çoğu şeyin ilacıdır"... çoğu şeyin.
6 Şubat 2010 Cumartesi
billy alan thomas is dead.
28 Ocak 2010 Perşembe
25 Ocak 2010 Pazartesi
18 Ocak 2010 Pazartesi
old dream maker, you heartbreaker
"I'm not Holly. I'm not Lula Mae, either. I don't know who I am! I'm like cat here, a no-name slob. We belong to nobody, and nobody belongs to us. We don't even belong to each other."

ve işte bu, hayatımın sonuna kadar görüp göreceğim en güzel "mutlu son"lardan olabilirmiş. Caat! Cat! Here. Oh, cat!
14 Ocak 2010 Perşembe
kızamıyorum. heyecanlanamıyorum. gerçek anlamda gülümseyemiyorum. yapmak istediğim herhangi bir şey yok gibi. galiba artık en iyi şeyin; herkesi, her şeyi kendi haline bırakmak olduğunu düşünüyorum. olup bitenleri eleştiremiyorum.
söylüyorum işte: 10 yaşındayken bile daha kişilikli bir insandım.
şimdi ben
hiç kimseye,
hiçbir şey için,
söyleyecek hiçbir sözüm yokmuş gibi hissediyorum.
söylüyorum işte: 10 yaşındayken bile daha kişilikli bir insandım.
şimdi ben
hiç kimseye,
hiçbir şey için,
söyleyecek hiçbir sözüm yokmuş gibi hissediyorum.
12 Ocak 2010 Salı
gece geç
müziği susturunca, sessizlikte düşüncelerim beynimi yiyor. ve müziği açınca da, kendimi kaybediyorum. ciddi anlamda yani. sözde ders çalışıyorum ama ya şarkıya kaptırıyorum ya da uzaklara falan dalıyorum. odamın içinde ne kadar uzak varsa artık. neyse. yani işe yaramıyor ikisi de. demek ki oldukça kötü durumdayım.
o yüzden tatil diyorum, gelse artık. kafam da tatile çıksa, rahatlasa. şu boktan, sinir-stres dolu günleri daha da çekilmez hale getirmek için ne varsa yapıyor çünkü. gelmesin üstüme artık. düşünmesin. sonra günlerce yatağımdan çıkmayıp uyuyayım. ki hatırlamayayım. uyuyayım ki kafamda dönüp duran binlerce kelime uçsun, gitsin; geri döndükleri güne kadar, ben geri dönmeyeceklerine inanayım. rüyalarım bile suçluluk duygusuyla sona ererken bugünlerde, huzurlu, deliksiz, renkli uykular uyuyayım. şimdilik bütün istediklerim bunlar. - veya, istediklerimden, tarif edebildiklerim bunlar. hepsini tarif edebilecek kadar çok yaşamadım ki.
bugün, kitaplığımı karıştırırken, kara kule'yi buldum. sonra jake'in uçurumdan düşerken söylediği cümle geldi aklıma birden, onu kuleyi bulma uğrunda feda eden roland'a söylüyordu: "öyleyse git. bundan başka dünyalar da var." o satırdan sonra kitabı mitabı bırakıp baya düşünmüştüm ilk okuduğumda. şimdi merak ettiğim şey şu: şimdiye kadar sürekli hayatımı erteledim. erteliyorum. aslında bir sürü fedakarlık yapıyorum. ama bu süreçte o kadar küçüldüm, o kadar köreldim ki; şimdi küçücük hayatımdaki sıradan sorunlar bile boğmaya yeterken beni, böylesine eksiltirken, "başka dünyalar" keşfetmek nasıl olacak? aslında cevap basit sanırım. böyle bir şey olmayacak. hani, bir şeyi yapmayı çok istersin de son anda yapamayacağını anlayıp zaten mantıksızmış gibi davranırsın ya, işte tam olarak o olacak. her gün üstüne birkaç kat daha ördüğüm duvarların arasından çıkmak, mümkün olmayacak günü geldiğinde.
ama bazen, yapılacak herhangi bir şey yoktur. beklemek harcamaktır, ve beklemek vazgeçmektir o henüz tarif edilemeyenden ama, bazen sadece elinde bu kalır. bir taraftan artık direncinin kırıldığını hissederken, boş bir umutla da olsa yaşarsın işte. belki zaman senden geriye birazını bırakır diye.
neyse. sussun kafamdakiler. biz zamanla birbirimizi öldüreduralım ama lütfen sussunlar. tatil gelsin artık. uyuşalım, yavaşlayalım. hadi.
o yüzden tatil diyorum, gelse artık. kafam da tatile çıksa, rahatlasa. şu boktan, sinir-stres dolu günleri daha da çekilmez hale getirmek için ne varsa yapıyor çünkü. gelmesin üstüme artık. düşünmesin. sonra günlerce yatağımdan çıkmayıp uyuyayım. ki hatırlamayayım. uyuyayım ki kafamda dönüp duran binlerce kelime uçsun, gitsin; geri döndükleri güne kadar, ben geri dönmeyeceklerine inanayım. rüyalarım bile suçluluk duygusuyla sona ererken bugünlerde, huzurlu, deliksiz, renkli uykular uyuyayım. şimdilik bütün istediklerim bunlar. - veya, istediklerimden, tarif edebildiklerim bunlar. hepsini tarif edebilecek kadar çok yaşamadım ki.
bugün, kitaplığımı karıştırırken, kara kule'yi buldum. sonra jake'in uçurumdan düşerken söylediği cümle geldi aklıma birden, onu kuleyi bulma uğrunda feda eden roland'a söylüyordu: "öyleyse git. bundan başka dünyalar da var." o satırdan sonra kitabı mitabı bırakıp baya düşünmüştüm ilk okuduğumda. şimdi merak ettiğim şey şu: şimdiye kadar sürekli hayatımı erteledim. erteliyorum. aslında bir sürü fedakarlık yapıyorum. ama bu süreçte o kadar küçüldüm, o kadar köreldim ki; şimdi küçücük hayatımdaki sıradan sorunlar bile boğmaya yeterken beni, böylesine eksiltirken, "başka dünyalar" keşfetmek nasıl olacak? aslında cevap basit sanırım. böyle bir şey olmayacak. hani, bir şeyi yapmayı çok istersin de son anda yapamayacağını anlayıp zaten mantıksızmış gibi davranırsın ya, işte tam olarak o olacak. her gün üstüne birkaç kat daha ördüğüm duvarların arasından çıkmak, mümkün olmayacak günü geldiğinde.
ama bazen, yapılacak herhangi bir şey yoktur. beklemek harcamaktır, ve beklemek vazgeçmektir o henüz tarif edilemeyenden ama, bazen sadece elinde bu kalır. bir taraftan artık direncinin kırıldığını hissederken, boş bir umutla da olsa yaşarsın işte. belki zaman senden geriye birazını bırakır diye.
neyse. sussun kafamdakiler. biz zamanla birbirimizi öldüreduralım ama lütfen sussunlar. tatil gelsin artık. uyuşalım, yavaşlayalım. hadi.
3 Ocak 2010 Pazar
eskiler
çok canım sıkılıyor be blog. oturup ders çalışmam lazım. deli gibi. ne mi yapıyorum? akıl-fikir yokluğundan olsa gerek, bilumum saçma işten sonra son olarak, günlüklerimi karıştırıyorum. biraz daha moralimi bozup kıvama gelirsem sanırım artık işime bakabilirim.
eh, ne demiş dario fo?
"başımız dik yürüyoruz, çünkü boğazımıza kadar boka battık."
eh, ne demiş dario fo?
"başımız dik yürüyoruz, çünkü boğazımıza kadar boka battık."
29 Aralık 2009 Salı
21 Aralık 2009 Pazartesi
eskiden hayat hakkında söyleyecek ne kadar çok şeyim vardı. gitgide anlamsızlaştılar ve şimdi söyleyebildiklerim sadece saçmalık ve boşunalık üzerine.
olur da sorarsan, yalan söyleyeceğim. seni inandırana kadar yapacağım bunu.
ama hayır, hayat güzel falan değil...
"En kötüsüyse yeniden başa dönmektir. Hep en başa, o en rezil sokak köpeği yalnızlığına dönersin. Kuyruğundaki pireyi dişlemeye çalışan uyuz bir köpeğin kendi etrafında dönüp durması gibi dolaşıp dururken ölümün etrafında, durmak, dinlenmek, nefes almak yok. Bugün yok, yarın yok, düş yok, umut yok, Tanrı yok, aşk yok. Köpekler gibi yalnız öleceğiz." -Fatih Kaynak (karakalem)
olur da sorarsan, yalan söyleyeceğim. seni inandırana kadar yapacağım bunu.
ama hayır, hayat güzel falan değil...
"En kötüsüyse yeniden başa dönmektir. Hep en başa, o en rezil sokak köpeği yalnızlığına dönersin. Kuyruğundaki pireyi dişlemeye çalışan uyuz bir köpeğin kendi etrafında dönüp durması gibi dolaşıp dururken ölümün etrafında, durmak, dinlenmek, nefes almak yok. Bugün yok, yarın yok, düş yok, umut yok, Tanrı yok, aşk yok. Köpekler gibi yalnız öleceğiz." -Fatih Kaynak (karakalem)
19 Aralık 2009 Cumartesi
"Ben, kötü bir adam değildim; daha doğrusu, hiçbir şey olamadım ben: Ne aksi ne iyi, ne alçak ne namuslu, ne kahraman ne de korkak. Şimdi, kendi köşeme çekilmiş, akıllı olanların hayatta bir iş tutturamayacakları, tutturanların ise aptal oldukları gibi kin dolu ve saçma sapan avuntularla ömrümü geçiriyorum."
Etiketler:
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski,
yeraltından notlar
16 Aralık 2009 Çarşamba
a dream within a dream
biz hiç çocuk olmamışız ki. rüya görmüşüz biz. sonra bi uyanmışız ki elimizde renkli midye kabukları yerine hep bunlar kalmış. kalp kırıklıkları kalmış. pişmanlıklar kalmış. elimizde cevabından korkulan bir sürü soru kalmış. aslında hayat bizi hep inmek zorunda olduğumuzdan bi sonraki durakta beklermiş. kendi kendini gerçekleştiren kehanetlerdenmişiz biz. adım adım en çok korktuğumuz şeye yaklaşırmışız. gerçi, çoğumuz bunları bilmezmiş. farkında olmak; bazılarımızın lanetiymiş. ne yazık ki, onlar ne yaparsa yapsın düzelmezlermiş. sık sık, uzun zaman önce gördükleri rüyayı düşünür; bir akşam hüzünlü bir şarkıyla, puff! diye moleküllerine ayrılırlarmış. öylece havaya karışır, kaybolurlarmış.
15 Aralık 2009 Salı
9 Aralık 2009 Çarşamba
"Bugün öğleden sonra saat ikiden itibaren eşyayı suçlamaya başladım. Önce üzerinden kalkmadığım divan-yatak suçlandı. Sonra tavan ve en sonunda banyo-tuvalet. Bütün düşüncelerimi emip bitirmekle suçluyorum sizleri. Bütün hayallerimi sömürdünüz, gene de doymadınız. Büyük ve güzel şeyler yaratmama yardımcı olmadınız. Büyük bir sağırlıkla, kahredici bir dilsizlikle sustunuz güzelliklere. Geri istiyorum hapsettiğiniz duygularımı, düşüncelerimi. Hepinizi mahkemeye veriyorum: tahliye davası açıyorum. Ne diyorsunuz? Bize bir şey vermedin mi diyorsunuz? Ne yapmışım? Duyulmuyor, hızlı söyleyin. Gülerim saçmalarınıza. Hiçbir güzellik vermemişim onlara. Tavan diyor ki gözler ile benim köşelerimi birleştirdin sadece. Köşegenlerimin kesim noktasının elektrik kordonuna uzaklığını hesapladın. Banyodaki fayansları da, saymışım sadece. Yarım fayansları çıkarmışım, ikiye bölmüşüm... Ben... ben Kant gibi düşünmek istiyordum. Kelimelerle uğraşıyordum ayrıca. Evet, diyorlar hep bir olup: kelimelerle uğraştın. Kelimeleri bölüp durdun: eisen-stein, demir-taş; ein-stein, tek-taş; victor-mature, muzaffer-kâmil. Bunlarla geçirdin vaktini. Önsözler okudun hayalinde: bize yeni bir şey öğretmedin. Kaybettin. Mahkemeyi de mi kaybettim? Mahkemeyi de kaybettin. Mahkeme masrafları, ücreti vekalet filan da mı bana yıkıldı? Hepsi sana yıkıldı. Ben mahkemede sevimli görüneceğimi sanıyordum, benim bu kadar kayıp içinde olmamdan utanırlar da beni daha çok severler sanıyordum. Aldanıyorsun. Burası mahkeme: düşkünler yurdu değil. Sakın kıyameti koparmaya kalkma: mahkemenin manevi şahsiyetine hakaretten de mahkum olursun.
Bir insan eşyayı da suçlayamazsa, divana istediği gibi bir tekme atamazsa insanlığı nerede kalır? Eşya da isyan eder mi insana? İnsan mahkemelerinde eşyalar davayı kazanır mı?"
Bir insan eşyayı da suçlayamazsa, divana istediği gibi bir tekme atamazsa insanlığı nerede kalır? Eşya da isyan eder mi insana? İnsan mahkemelerinde eşyalar davayı kazanır mı?"
8 Aralık 2009 Salı
bazen yazdıklarıma bakıp bu da yazılır mı be, yuh diyorum kendime. fotoğrafın kendisine değil de negatifine bakıyormuşum ısrarla gibi geliyor. çabalıyor uğraşıyor gibiyim bazen, sırf bir şeylerin kötü gittiğini düşünmek için, mutsuz olmak için.. belki olduğum kadar olmayı kabullenemiyorum, bilmiyorum, "şöyle olsaydı farklı olurdu"lar belki beni farkında olmadan rahatlatıyor, temize çıkarıyor.. hiçbir fikrim yok aslında. kendimi anlamaktan uzun süre önce vazgeçtim.
bazen de böyle oluyor. içimde bir şeyler yoğunlaşıyor, içimde yağmur doluya çeviriyor ve ben altında tek başıma beklerken, yazdığım ya da yaptığım ya da söylediğim hiçbir şeyi garipseyemiyorum.. beni nasıl gösterdikleri, kendimi nasıl da küçültüp ufacık ve savunmasız bırakabildiğim bile umrumda olmuyor.. kocaman bir dalga alıp götürüyor beni ve kontrol edemeden yönümü, yerimi; kıyıya vurmayı bekliyorum. içimde bir şeylerin daha ölmesini..
kim olduğumdan utanmam gerekir, diyorum bazen.. çünkü hayatta en çok nefret ettiğim şeye dönüşüyorum ben.. aciz birine.. düşünüyorum. adı masum bir "yardım almak"sa gerçekten, gidip almalıyım belki, vücuduma kimyasalları dayayıp iyi hissetmeliyim. yanlış mı? peki nedir doğru olan? sonunda saçma sapan ilaçlara muhtaç hale gelmek mi yoksa bu berbat duyguyla yaşamaya çalışmak mı, zevk alamadığım her saniyesi için kendimi suçlayarak? tek bildiğim, sorunun düşündüğümden çok daha büyük olduğu ve artık bütün hayatıma yayıldığı.. kimseye anlatamadığım, kocaman bir kara delik. hayatımın tam orta yerinde duran ve bütün güzel şeyleri yutan..
bir insan kendine güvenmemeye nasıl başlar? bir sonraki depremde yıkılacağını bildiğin bir evde oturmak gibi.. tek farkı içinden çıkmanın imkansız oluşu.
çok yoruldum..
bazen de böyle oluyor. içimde bir şeyler yoğunlaşıyor, içimde yağmur doluya çeviriyor ve ben altında tek başıma beklerken, yazdığım ya da yaptığım ya da söylediğim hiçbir şeyi garipseyemiyorum.. beni nasıl gösterdikleri, kendimi nasıl da küçültüp ufacık ve savunmasız bırakabildiğim bile umrumda olmuyor.. kocaman bir dalga alıp götürüyor beni ve kontrol edemeden yönümü, yerimi; kıyıya vurmayı bekliyorum. içimde bir şeylerin daha ölmesini..
kim olduğumdan utanmam gerekir, diyorum bazen.. çünkü hayatta en çok nefret ettiğim şeye dönüşüyorum ben.. aciz birine.. düşünüyorum. adı masum bir "yardım almak"sa gerçekten, gidip almalıyım belki, vücuduma kimyasalları dayayıp iyi hissetmeliyim. yanlış mı? peki nedir doğru olan? sonunda saçma sapan ilaçlara muhtaç hale gelmek mi yoksa bu berbat duyguyla yaşamaya çalışmak mı, zevk alamadığım her saniyesi için kendimi suçlayarak? tek bildiğim, sorunun düşündüğümden çok daha büyük olduğu ve artık bütün hayatıma yayıldığı.. kimseye anlatamadığım, kocaman bir kara delik. hayatımın tam orta yerinde duran ve bütün güzel şeyleri yutan..
bir insan kendine güvenmemeye nasıl başlar? bir sonraki depremde yıkılacağını bildiğin bir evde oturmak gibi.. tek farkı içinden çıkmanın imkansız oluşu.
çok yoruldum..
5 Aralık 2009 Cumartesi
yürüyorduk. çantamı karıştırıp kitabımın arasındaki küçük not kağıdını buldum, nietzsche'ye ait bir şeylerdi sanırım ona okuduğum. anlamasını istediğim bir şeyler vardı, tek başıma kurduğum cümlelerle bir türlü anlatamadığım şeyler. "o kadar mutsuzum ki hayatımda bundan başka hiçbir şeye odaklanamıyorum artık" dedim. sustuk. devam etmek için aklıma gelen cümlelerin hepsi birer saçmalıktı. yürürken kaldırım taşlarının ayaklarımın altında kayışını izliyordum -bunu onunlayken sık yapardım. sonra hafifçe güldü: "tabii, mutsuzluk bir iştir". kafamı kaldırıp ona baktım, dalga mı geçiyor diye. bana, söylediklerimle dalga geçemeyecek kadar benzediğini çok sonra anladım. haklıydı. mutsuzluk ciddi bir işti ve benim işim gücüm mutsuzluktu.
30 Kasım 2009 Pazartesi
bayram
her zamanki gibi sabah erkenden kalkış, köye gidiş. ilk defa kuzenlerim bayram namazına gitmek yerine uyuyor diye komikçe söylenen sesin yokluğu, ilk defa eksik yapılan geleneksel bayram kahvaltısı. bayramlaşırken herkeste, en çok babannemde dile getirilemeyen o burukluk, ilk defa öperken yanağımı gıdıklayan sakalları özlemek.. çocuk gibi hissedememek.. ilk defa bayram harçlığının azlığı üzerine şaka yapılmaması, gülüşünün hiç duyulmayışı.. durduk yere bir sürü şey hatırlamak, her önünden geçişte gözlerin sürekli vitrindeki fotoğrafına ilişmesi. diğer odadan konuşma sesleri gelirken sürekli şimdi o da söze girecekmiş hissi.. ilk defa köyün o şimdiye kadar hep ürkütücü bulduğum ve göz ucuyla bakıp geçtiğim mezarlığına gitmek.. toprağına çiçekler ekmek, onları sulamak.. orayı artık benimsemek, sevmek.. amcamın bi sigara yakması, sonra bi an gelip hepimizin susması, sessizce çiçeklere bakması.. babannemin uzağa bi köşeye çekilmiş dua etmesi.. ve yavaş yavaş artık dönmeyeceği fikrine alışmak.. işte böyleydi.
24 Kasım 2009 Salı
en iyi arkadaş yoktur
şimdi ben kafamı "en iyi arkadaş" kavramıyla bozmuş durumdaydım. aslında çok saçma illa ki hayatta o sıfatın karşılığını aramak, çünkü bu kadar üstüne düşülen, abartılan, büyütülen şeyler genelde yanılsamadan öteye gitmez biliyorum. ya da öbür türlüsüne ben rastlamadım. ya da rastladığımı sanıp bi daha yanıldım. öyle bi şeyler oldu. neyse, bahsettiğim kişilerle ilgili şöyle durumlar olageldi:
1. en iyi arkadaşım en çılgınından bir mutasyon geçirdi ve hayatımdan bi anda çıktı. ben de uzunca bi süre bunu kabul edemedim ve mantıksız davrandım, ama artık bitti.. valla bitti, hatta bak numarasını da silcem şimdi, hehe.. şu anda hakkında "onun için üzülmeye değmez" cümlesini kendimden emin bi şekilde kullanabileceğim tek şahıs da odur heralde hayatımda. ama napsın yazık işte aklı bilemiyo ki onun. ay bilkentli sonuçtaaa!
2. en iyi arkadaşım beni açık açık sallamadı, sallamıyor. gayet açık bi olay. ama sanırım ben de onu sallamamaya başlamışım, bu kez pek üzülmedim tavırlarına. buna üzülmeli miyim acaba? bi ara üzüleyim ben buna.
3. en iyi arkadaşımın en iyi arkadaşı olamadım. evet bi de böyle bi şey var.. çok adaletsiz bi durum bence.. çünkü net olarak görüyorsun ki o hayatta senden daha şanslı olmuş, senden az yalnız kalacak; ve seni yalnız bırakacak. senin ona anlattıklarını dinleyecek ama o ilk başkasına anlatmayı tercih edecek. sen aradığında cevaplayacak, ama ilk başkasını aramayı tercih edecek.. hoş değil. insana kendini küçük hissettirir. öyle en iyi arkadaş olmaz o yüzden. bu da böyle çelişkili paradokslu değişik bi şey oldu, neyse..
4. en iyi arkadaşımla tam olarak en iyi arkadaş olmadığımızı fark ettim. çünkü birlikte vakit geçirirken çok gülsek de sanki bazen garip bi şekilde geriliyoruz, farkında olmadan birbirimizi yenmeye çalışıyoruz. ya da böyle bi şey yok ben uyduruyorum fesatlığımdan. bilemem. mesela onunla oturup şu saçmalıkları konuşamam, ilişkimiz somuttur, onu bilirim. ama bir gerçek varsa aralarında güvenimi boşa çıkarmamış tek kişi de budur.
5. en iyi arkadaşım kandırmacalı, oyunlu moyunlu bişey, hehe, aslında en bi eğlencelisi. bulmaca gibi, zihin açıcı. sorun şu ki, o kadar çok yalanına şahit oldum ki gerekli veya gereksiz, ona inanmak dünyanın en saçma şeyi olurdu şu saatten sonra.
eveeet. böyle şeyler işte. daha uzardı da bu insanların hiçbiri benim en iyi arkadaşım falan değil tabi ki o yüzden daha fazla bokunu çıkarmıyım. sadece belli dönemlerde kendimi en yakın bulduğum insanlar olsa olsa. o kadar.
ne saçma bi yazı oldu dimi? bikbikbik tekrarladıktan sonra "en iyi arkadaş"ın gözümde anlamsız bir sıfat tamlamasına dönüşmesinden öte, hiçbi yere de varamadı. o değil de insanlar en son ilkokulda arkadaşlarını takıyordu heralde, ben hala nerelerdeyim. hakkaten..
1. en iyi arkadaşım en çılgınından bir mutasyon geçirdi ve hayatımdan bi anda çıktı. ben de uzunca bi süre bunu kabul edemedim ve mantıksız davrandım, ama artık bitti.. valla bitti, hatta bak numarasını da silcem şimdi, hehe.. şu anda hakkında "onun için üzülmeye değmez" cümlesini kendimden emin bi şekilde kullanabileceğim tek şahıs da odur heralde hayatımda. ama napsın yazık işte aklı bilemiyo ki onun. ay bilkentli sonuçtaaa!
2. en iyi arkadaşım beni açık açık sallamadı, sallamıyor. gayet açık bi olay. ama sanırım ben de onu sallamamaya başlamışım, bu kez pek üzülmedim tavırlarına. buna üzülmeli miyim acaba? bi ara üzüleyim ben buna.
3. en iyi arkadaşımın en iyi arkadaşı olamadım. evet bi de böyle bi şey var.. çok adaletsiz bi durum bence.. çünkü net olarak görüyorsun ki o hayatta senden daha şanslı olmuş, senden az yalnız kalacak; ve seni yalnız bırakacak. senin ona anlattıklarını dinleyecek ama o ilk başkasına anlatmayı tercih edecek. sen aradığında cevaplayacak, ama ilk başkasını aramayı tercih edecek.. hoş değil. insana kendini küçük hissettirir. öyle en iyi arkadaş olmaz o yüzden. bu da böyle çelişkili paradokslu değişik bi şey oldu, neyse..
4. en iyi arkadaşımla tam olarak en iyi arkadaş olmadığımızı fark ettim. çünkü birlikte vakit geçirirken çok gülsek de sanki bazen garip bi şekilde geriliyoruz, farkında olmadan birbirimizi yenmeye çalışıyoruz. ya da böyle bi şey yok ben uyduruyorum fesatlığımdan. bilemem. mesela onunla oturup şu saçmalıkları konuşamam, ilişkimiz somuttur, onu bilirim. ama bir gerçek varsa aralarında güvenimi boşa çıkarmamış tek kişi de budur.
5. en iyi arkadaşım kandırmacalı, oyunlu moyunlu bişey, hehe, aslında en bi eğlencelisi. bulmaca gibi, zihin açıcı. sorun şu ki, o kadar çok yalanına şahit oldum ki gerekli veya gereksiz, ona inanmak dünyanın en saçma şeyi olurdu şu saatten sonra.
eveeet. böyle şeyler işte. daha uzardı da bu insanların hiçbiri benim en iyi arkadaşım falan değil tabi ki o yüzden daha fazla bokunu çıkarmıyım. sadece belli dönemlerde kendimi en yakın bulduğum insanlar olsa olsa. o kadar.
ne saçma bi yazı oldu dimi? bikbikbik tekrarladıktan sonra "en iyi arkadaş"ın gözümde anlamsız bir sıfat tamlamasına dönüşmesinden öte, hiçbi yere de varamadı. o değil de insanlar en son ilkokulda arkadaşlarını takıyordu heralde, ben hala nerelerdeyim. hakkaten..
20 Kasım 2009 Cuma
sayıklamak serbest
çocuklardan nefret ettiğim ölçüde*, ya da çocukları sevmediğim ölçüde diyeyim çok sert oldu, yaşlıları sevdiğimi fark ettim.. *tabii bikaçı hariç, mesela aklıma gelenlerden the fall'daki alexandria ve australia'daki little indian'ı ayrı tutabiliriz... ama insanların yaşlandıkça saflaşması, çocuklaşması, o keskin sınırlarının törpülenmesi çok garip ve hüzünlü şeyler. çocuklar bilmedikleri için saf, savunmasız; yaşlı insanlarsa bildikleri için.. gibi..
araba kullanmak baya zevkli bişeymiş.. yalnız kavşaktan sağa dönerken azcık geniş alsam hocanın hemen viyaklamasına gıcık oluyorum.. sanki seni görmedik, kalkarken vitesi takmayı unuttun resmen teyzecim daha dün. ayrıca direksiyonu kamyoncu gibi tutuyorsun. vurdum mu ben bi kere yüzüne?.
ney kursuna gitmek istedim. ilginçtir ki varmış, hem de bizim okulda, ama başlamış kaçırmışım.. üzüldüm ama yapacak birşey yok. sonra efsad'ın bu dönemki fotoğrafçılık seminerlerini de kaçırmışım. acilen yapacak birşeyler aradım ama yine bulamadım. mecburen aciliyeti erteledim. başka zaman acil olarak ararım artık. zaten sınav da geliyor. biri bana gitar öğretse ne güzel olurdu aslında..
36 numaralı otobüsü çok seviyorum.. sabahları bomboş oluyor böyle diğerleri tıklım tıklımken, nasıl güzel oluyor onu yakalamak.. zaten bi köyden geliyor, denk gelince sadece yerli kabilelerin ayak bastığı yağmur ormanlarını falan keşfetmiş gibi oluyorum. bi kere rengi bile farklı, farklı ne kelime bildiğin turuncu, otobüsün komik şirin arası bi duruşu var. bugün de direksiyon dersinden çıkıp daha önce hiç bulunmadığım biyerden eve nasıl döneceğimi düşünürken imdadıma yetişiverdi sağolsun. hiç yüzüstü bırakmaz bu 36. her zaman benim için boş da bi koltuğu olur.
işte böyle... sıkıntıdan ne yapacağımı ne saçmalayacağımı şaşırdım, halbuki oturup ders çalışsam ne güzel olurdu di mi? hiç aklıma gelmiş miydi bak..
neyse. şimdi gidip yatacağım. rüyamda görmek istediğim şeyleri tasarlarken uyuyakalacağım. sonra uyanabilirim tabii ama o kısım sıkıcı..
araba kullanmak baya zevkli bişeymiş.. yalnız kavşaktan sağa dönerken azcık geniş alsam hocanın hemen viyaklamasına gıcık oluyorum.. sanki seni görmedik, kalkarken vitesi takmayı unuttun resmen teyzecim daha dün. ayrıca direksiyonu kamyoncu gibi tutuyorsun. vurdum mu ben bi kere yüzüne?.
ney kursuna gitmek istedim. ilginçtir ki varmış, hem de bizim okulda, ama başlamış kaçırmışım.. üzüldüm ama yapacak birşey yok. sonra efsad'ın bu dönemki fotoğrafçılık seminerlerini de kaçırmışım. acilen yapacak birşeyler aradım ama yine bulamadım. mecburen aciliyeti erteledim. başka zaman acil olarak ararım artık. zaten sınav da geliyor. biri bana gitar öğretse ne güzel olurdu aslında..
36 numaralı otobüsü çok seviyorum.. sabahları bomboş oluyor böyle diğerleri tıklım tıklımken, nasıl güzel oluyor onu yakalamak.. zaten bi köyden geliyor, denk gelince sadece yerli kabilelerin ayak bastığı yağmur ormanlarını falan keşfetmiş gibi oluyorum. bi kere rengi bile farklı, farklı ne kelime bildiğin turuncu, otobüsün komik şirin arası bi duruşu var. bugün de direksiyon dersinden çıkıp daha önce hiç bulunmadığım biyerden eve nasıl döneceğimi düşünürken imdadıma yetişiverdi sağolsun. hiç yüzüstü bırakmaz bu 36. her zaman benim için boş da bi koltuğu olur.
işte böyle... sıkıntıdan ne yapacağımı ne saçmalayacağımı şaşırdım, halbuki oturup ders çalışsam ne güzel olurdu di mi? hiç aklıma gelmiş miydi bak..
neyse. şimdi gidip yatacağım. rüyamda görmek istediğim şeyleri tasarlarken uyuyakalacağım. sonra uyanabilirim tabii ama o kısım sıkıcı..
18 Kasım 2009 Çarşamba
the sun sets on the war, the day breaks and everything is new...
aslında sözün özü, bok gibiyim.
ruhumu emmişler gibi.
biliyorum hakkım yok, böyle olmamalıyım, güçlü olmalıyım...
ama nasıl?
dedem gitti.
düşünüyorum da belki de beni hiç yargılamadan seven tek insandı hayatımdaki.. kendimi açıklamaya gerek duymadan koşabileceğim tek insan..
sanki bir umut, bir inat toprağa bağlandığım, tutunduğum köklerim kopuyor gibi oldu şu bir kaç gündür... sanki artık çürüyecekmişim gibi, susuz, besinsiz..
ve üzerinden biraz daha zaman geçince herşeyin monotona geri döneceği gerçeğiyse canımı hepsinden çok yakıyor. şimdiden başladı bile..
hayat durdu, belli bi süreliğine pause'a alındı herşey ama şimdi saatler tıkır tıkır işlemeye devam ediyor. sabah kalkıp işe-okula yetişmeye çalışan insanların arasına karışıyoruz.. karışmalıyız.. sanki hiç acı çekmezmişiz gibi suratlarımızda her günkü sıradan ifadeyle. oysa eksildik.
alışmak garip şey; hem lanetimiz, hem de kaçışımız, kurtarıcımız..
ve bütün bu çelişkiler başımı döndürüyor... çünkü öyle bir noktaya geldim ki, artık hayat hakkında, hayatım hakkında herhangi bir yargıya varamıyorum.. "saçma" diyebiliyorum yalnızca. saçma.
şimdi nasıl olacak, nasıl yapacağız onu da bilmiyorum. beni ben yapan şeyler vardı hani, gözlerimi kapatınca beliren görüntüler, onların çoğunun anlamı kalmadı artık. hayatımdaki koca bir gerçeklik daha, hayal ürününe, anıya dönüştü.
kocaman kalabalık bolca gülen bir aileydik biz ve onsuz canlandıramıyorum kafamda..
hayat çok boktan edebiyatı yapmak istemesem de, mecbur kalıyorum. can sıkıcı olduğumun farkındayım sadece kendimi ifade etmek için başka cümleler bulamıyorum. eskiden en azından yaşadıklarımla dalga geçip gülebilirdim, şimdi o kadar yalnızım ki bunu da yapamıyorum..
olmuyor..
her şey yavan, her şey yanlış geliyor.
genelgeçer bir doğrum olamadığını söylemişken bunları düşünmem de ilginç değil mi.. mantıksız davranıyorum yine.. buraya yazmakla yaptığım gibi.
bişeyler yapmalı artık.. saçmalamayı bırakmalı, büyümeli artık...
başka biri olmalı.. beklemeyen, beklemekle harcamayan biri..
ruhumu emmişler gibi.
biliyorum hakkım yok, böyle olmamalıyım, güçlü olmalıyım...
ama nasıl?
dedem gitti.
düşünüyorum da belki de beni hiç yargılamadan seven tek insandı hayatımdaki.. kendimi açıklamaya gerek duymadan koşabileceğim tek insan..
sanki bir umut, bir inat toprağa bağlandığım, tutunduğum köklerim kopuyor gibi oldu şu bir kaç gündür... sanki artık çürüyecekmişim gibi, susuz, besinsiz..
ve üzerinden biraz daha zaman geçince herşeyin monotona geri döneceği gerçeğiyse canımı hepsinden çok yakıyor. şimdiden başladı bile..
hayat durdu, belli bi süreliğine pause'a alındı herşey ama şimdi saatler tıkır tıkır işlemeye devam ediyor. sabah kalkıp işe-okula yetişmeye çalışan insanların arasına karışıyoruz.. karışmalıyız.. sanki hiç acı çekmezmişiz gibi suratlarımızda her günkü sıradan ifadeyle. oysa eksildik.
alışmak garip şey; hem lanetimiz, hem de kaçışımız, kurtarıcımız..
ve bütün bu çelişkiler başımı döndürüyor... çünkü öyle bir noktaya geldim ki, artık hayat hakkında, hayatım hakkında herhangi bir yargıya varamıyorum.. "saçma" diyebiliyorum yalnızca. saçma.
şimdi nasıl olacak, nasıl yapacağız onu da bilmiyorum. beni ben yapan şeyler vardı hani, gözlerimi kapatınca beliren görüntüler, onların çoğunun anlamı kalmadı artık. hayatımdaki koca bir gerçeklik daha, hayal ürününe, anıya dönüştü.
kocaman kalabalık bolca gülen bir aileydik biz ve onsuz canlandıramıyorum kafamda..
hayat çok boktan edebiyatı yapmak istemesem de, mecbur kalıyorum. can sıkıcı olduğumun farkındayım sadece kendimi ifade etmek için başka cümleler bulamıyorum. eskiden en azından yaşadıklarımla dalga geçip gülebilirdim, şimdi o kadar yalnızım ki bunu da yapamıyorum..
olmuyor..
her şey yavan, her şey yanlış geliyor.
genelgeçer bir doğrum olamadığını söylemişken bunları düşünmem de ilginç değil mi.. mantıksız davranıyorum yine.. buraya yazmakla yaptığım gibi.
bişeyler yapmalı artık.. saçmalamayı bırakmalı, büyümeli artık...
başka biri olmalı.. beklemeyen, beklemekle harcamayan biri..
10 Kasım 2009 Salı
ne dersin; hadi biraz bunalım yapalım, depresyon yapalım, intihar eğilimi doruklara çıksın, bi kez daha aşırı dozda yalnızlık alalım, indirelim perdeleri açmayalım, kapıları kilitleyelim, evdeki bütün aynaları tuzla buz edelim, biraz kan da dökelim ki gerçeklik versin sahneye, sonra susturalım her şeyi - sessizlikteki o garip huzuru bulalım, mazoşizmimizle barışalım.
başka ne yapacaktık.
*artık kendinden bahsetmeyi göze alamadığını fark etmekten daha kötü bir şey varsa, o da çoktandır karşıda seni dinleyecek kimsenin olmaması.
başka ne yapacaktık.
*artık kendinden bahsetmeyi göze alamadığını fark etmekten daha kötü bir şey varsa, o da çoktandır karşıda seni dinleyecek kimsenin olmaması.
7 Kasım 2009 Cumartesi
inkar, isyan, pazarlık, depresyon, kabullenme - bum?
haven't had a dream in a long time
see, the life i've had
can make a good man turn bad
yazık bir haldeyim. yapacak bir şey yok. durum bu. en azından inkar ve isyan kısımlarını başarıyla tamamladım, sıra pazarlıkta. intihar öncesi aşamalar. evet tabii..
hayatımı düşününce üşüyorum. o kadar tenha, o kadar sessiz ki, hayatım öyle boş ki bütün koşuşturmacanın ötesinde. kabul ediyorum, suçu başkalarına atarak kolaya kaçtım hep, hiçbir şeyin istediğim gibi olmamasındaki asıl sorumlu elbette ben olmalıyım. sadece, elimden bir şey gelmiyor. çok sıkıldım, ufkun darlığından, konuştuğum insanlardan, ulaşamamaktan, her seferinde fazla güveniyor olmaktan, üzgün olmaktan, alışmaktan.. günah çıkarmak için bir yol aramaktan, yazmaktan.. aynı şeyleri yazmaktan..
onu özlerken bir anlamı vardı. şimdi hiçbir şeyin anlamı yok. pişmanlıklarım bile eskidi, yaşamıyor gibiyim, hissetmiyor gibiyim. her şey ters gidiyor, ama sadece derimi sıyırıp geçiyorlar. yaşama yönelik algılarımı kaybediyorum. şimdi koca bir boşluk, başka da bir şey yok.
see, the life i've had
can make a good man turn bad
yazık bir haldeyim. yapacak bir şey yok. durum bu. en azından inkar ve isyan kısımlarını başarıyla tamamladım, sıra pazarlıkta. intihar öncesi aşamalar. evet tabii..
hayatımı düşününce üşüyorum. o kadar tenha, o kadar sessiz ki, hayatım öyle boş ki bütün koşuşturmacanın ötesinde. kabul ediyorum, suçu başkalarına atarak kolaya kaçtım hep, hiçbir şeyin istediğim gibi olmamasındaki asıl sorumlu elbette ben olmalıyım. sadece, elimden bir şey gelmiyor. çok sıkıldım, ufkun darlığından, konuştuğum insanlardan, ulaşamamaktan, her seferinde fazla güveniyor olmaktan, üzgün olmaktan, alışmaktan.. günah çıkarmak için bir yol aramaktan, yazmaktan.. aynı şeyleri yazmaktan..
onu özlerken bir anlamı vardı. şimdi hiçbir şeyin anlamı yok. pişmanlıklarım bile eskidi, yaşamıyor gibiyim, hissetmiyor gibiyim. her şey ters gidiyor, ama sadece derimi sıyırıp geçiyorlar. yaşama yönelik algılarımı kaybediyorum. şimdi koca bir boşluk, başka da bir şey yok.
31 Ekim 2009 Cumartesi
doldurun ıhlamur bardağımı, eksilmesin!
off hastayım ya ben. domuz gribi mi oldum nedir. anneeee!
keşke bi görünüp bi kaybolmasan sen de. bak ölücem gidicem haberin yok. önemsediğim insanların sadece mutsuz olduklarında beni hatırlamaları-aramaları ne kadar ironik bi şey dimi? benim mutlu olabilmem için birilerinin üzülmesi falan gerekiyor önce..
ya da mesele hiçbir şeyin "sandığım kadar" olmayışı.. var böyle bi ihtimal, tabii. ama şu noktada pek de önemi kalmadı, artık o kadar umursamıyorum sanırım. çok takıldım kelimelere, oysa sadece içi boş laflardı onlar. artık lazım değiller. olmamalılar.
neyse. hastayım diye eve tıkıldım ya, ondan yine böyle saçma sapan düşüncelere sardım. kişinin kendini bilmesi de böyle hoş bi şey işte.
okula gitmiyorum, kimseyi görmüyorum, porcupine tree albümlerini hatmediyorum, eski filmleri izleyip nostalji yapıyorum, ıhlamurun tadını sevmeye başlıyorum, uyuyorum, çok uyuyorum..
bu ara böyle. çok da fena sayılmazmış aslında.
keşke bi görünüp bi kaybolmasan sen de. bak ölücem gidicem haberin yok. önemsediğim insanların sadece mutsuz olduklarında beni hatırlamaları-aramaları ne kadar ironik bi şey dimi? benim mutlu olabilmem için birilerinin üzülmesi falan gerekiyor önce..
ya da mesele hiçbir şeyin "sandığım kadar" olmayışı.. var böyle bi ihtimal, tabii. ama şu noktada pek de önemi kalmadı, artık o kadar umursamıyorum sanırım. çok takıldım kelimelere, oysa sadece içi boş laflardı onlar. artık lazım değiller. olmamalılar.
neyse. hastayım diye eve tıkıldım ya, ondan yine böyle saçma sapan düşüncelere sardım. kişinin kendini bilmesi de böyle hoş bi şey işte.
okula gitmiyorum, kimseyi görmüyorum, porcupine tree albümlerini hatmediyorum, eski filmleri izleyip nostalji yapıyorum, ıhlamurun tadını sevmeye başlıyorum, uyuyorum, çok uyuyorum..
bu ara böyle. çok da fena sayılmazmış aslında.
25 Ekim 2009 Pazar
diyorum ki
değişelim artık biraz. mesela işe pazartesiyi düşünerek pazarları mahvetmemekle başlayalım.
değişmeye burdan başlayalım.
değişmeye burdan başlayalım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












